Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

İyi İş – David Lodge 12/01/2010

Filed under: Kitap — degoryan @ 20:39
Tags: , , , ,

İyi İş - David Lodge

Eşimle iki sene önce Tüyap Kitap Fuarı’nda en sevdiğimiz yayınevlerinden Ayrıntı’nın standındaydık. Ayrıntı’nın zengin yabancı yazarları arasında David Lodge’un İyi İş adlı kitabını gördük. Arka kapak yazısında şu bölümü okuduğumuzda kitabı almamız gerektiğini anladık:

“Thatcher dönemi İngilteresi’nde yaşanan kıran kırana rekabetten genel müdürlüğe kadar yükselerek çıkmış ‘başarılı’ bir erkek ile hayatını on dokuzuncu yüzyıl sanayi romanına ve kadın araştırmalarına adamış, son derece parlak bir akademik kariyeri sürdüren, feminist ve solcu bir kadının yolları kesişiyor.”

Pek çok olasılık barındıran bu çatışma hemen merakımızı uyandırdı. Kitaba başladığımda aslında paragrafta yazılı olan “başarılı erkek” ve “parlak kariyer” tanımlamalarının birer kinaye olduğunu gördüm. İş adamı Victor Wilcox evet başarılıdır, bir fabrikanın genel müdürüdür ama ne fabrika eski günlerindedir ne de piyasa. Wilcox hâlâ kariyerinin başındaki gibi çok çalışmakta ve pek çok güçlükle boğuşmaktadır. Gene de hali vakti yerindedir. Dışarıdan bakıldığında iki arabası olan, dört tuvaletli koca bir evde yaşayan, üç çocuğu ve karısıyla İngiliz rüyasını yaşayan bir adamdır. Aslında çocuklarıyla ve karısıyla ilişkisi kopuk, kendini işine adamış, tabiri caizse gri bir adamdır.

Kadın kahramanımız Robyn’in parlak üniversite kariyeri aslında sadece akademik çalışmalarından ibarettir. Üniversitelerde kalıcı bir pozisyon elde etme uğraşı içinde Cambridge hayalleri kurarken kendini daha kıyıda köşede kalmış Rummidge Üniversitesi’nde sözleşmeli öğretim görevlisi olarak İngiliz Edebiyatı bölümünde ders verirken bulur. Üniversitenin ödenek sıkıntıları yüzünden üç yıllık sözleşmesinin bitiminde kalıcı bir kadroya geçme olasılığının oldukça düşük olduğu da kendisine söylenmiştir. Araştırmalar, makaleler üniversite kadrosu için yeterli olmamakta, iş gene bütçelere, ödeneklere kalmaktadır. Bu kitabı okuduğumuz dönem, tam da eşimin üniversitede kadro beklediği, bu işlerin ne kadar zor olduğunu anladığımız bir zamandı ve Robyn’in üniversitedeki durumu ve yaşadığı zorluklarla örtüşüyordu. İngiltere üniversitelerinin de kadro, hoca kulisleri, kayırmaca ve rekabet gibi konularda Türkiye’dekilerden çok da farklı olmadığını görmek bizi şaşırtmıştı. Dünyanın her yerinde kendini akademik çalışmalara adayan, bilim yapmak isteyenlerin kadro diye tırmalamak durumunda kaldıklarını anladık. Eşim mutlu sona ulaştı, Robyn’in mücadelesinin sonu için ise kitabı okumanız gerekiyor. Tabii ki bunu söyleyecek değilim (Burada sinsi bir sırıtış var yüzümde.).

Kitap da, benim yazıya başladığım gibi önce karakterlerin tanıtılması ile başlıyor. İkisinin de geçmişlerini ve bugünkü durumlarını öğreniyoruz. Kitabın karakterlerini tanıdığımız bu giriş bölümü çok güzel bir teknik ile aktarılmış. David Lodge’un anlatımı ile zihnimizde ikiye bölünmüş bir görüntü canlanıyor. Bir yarısında Wilcox’u sabah mutsuz bir şekilde kalkıp işine giderken, diğer yarısında Robyn’i sabahın daha geç saatlerinde külüstür arabasıyla kalkıp üniversite gitmeye çalışırken görürüz. İkisi de işlerine gidene kadar sorunları, kişilikleri, ilişkileri, çevrelerindeki insanlar hakkında fikir sahibi oluyoruz. Bu iki görüntü hükümetin 1986 yılını sanayi yılı ilan etmesi nedeniyle gerçekleşecek bir üniversite projesi nedeniyle birleşir. Projenin amacı her üniversiteden bir öğretim görevlisinin, üst düzey bir yöneticinin gölgesi olup gözlemlerde bulunarak üniversiteyle sanayi arasında bir işbirliği ve anlayış geliştirmektir. Adı da Gölge Programı’dır. Aslında kulağa daha çok gizli bir derin devlet projesinin adı gibi gelse de merak etmeyin bu kitapta böyle şeyler yok.

Hikâyenin çarkları asıl olarak Robyn’in proje için fabrikaya gelmesi ile dönmeye başlar. Bu noktadan sonra David Lodge bu iki zıt karakter ile yaşamın iki önemli alanını çarpıştırıyor. Romanda eğitim ve üretim mekanizmaları birbirleriyle uyumlu değildir. Bunun temeli de kurumların pratik olarak aynı düzlemde bulunamamalarıdır. En fazla bir tür “önce ve sonra” ilişkisi mevcuttur. Önce üniversite sonra iş… İki karakter de birbirlerine karşı ön yargılıdırlar. Wilcox bu “entel” kızı fildişi kulesinden indirip ona hayatın gerçeklerini göstereceğini düşünür. Robyn ise kendisine zorla dayatılmış bu görevi mümkün olduğu kadar bu kapitalist, sığ adamla çatışmadan bitirebilmek arzusundadır. Ne de olsa görevi sadece bir gölge olmaktadır.

David Lodge, Thatcher döneminin sert ekonomik şartlarını, kurumlar ve sınıflar arası kopukluğu yer yer mizahi bir dille, karakterlerin ön yargıları ve kendi dünyalarının dışındaki şeylerden bihaber olmaları ile aktarıyor bizlere. Bu eleştiri, kurumların değişmesi ve ilerlemesi sonucuna varmaya çalışmıyor çünkü romanın merkezinde karakterler bulunuyor. Thatcher döneminin yapısı karakterleri şekillendiriyor ve bu yolla okuyucu için hikâyenin dekorunu oluşturuyor. Değişim bir fon olan kurumlar düzeyinde değil karakterlerde yaşanıyor ki tam bir değişim romanı İyi İş. Bu anlamda Lodge okuyucuya yaşayan, nefes alan karakterler sunmada çok başarılı. Karakterlerin tepkileri, duyguları, eylemleri hayatın çarkları ile değişiyor, artıyor, azalıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor… Wilcox para, piyasa ve makine dışında da değerlerin olduğunu anlamaya başlıyor. Robyn  idealizmin var olan şartlar içinde romantik kaldığını fark ediyor. İdealist düşüncelerin gelişmesi ve bu düşünceleri savunanların değiştirmek istedikleri kurumları, işleyişleri daha yakından tanıması gerektiğini görüyor. Yalnız kaptırdım iyice,  dikkat etmezsem kitabı fazla açık etmiş olacağım. O yüzden fazla uzatmasam iyi olacak yoksa kitabı satır satır aktarırken bulabilirim kendimi. Bu da Ayrıntı Yayınlarının pek hoşuna gitmez sanırım. Neyse biraz frenlemiş oldum kendimi, devam edebilirim.

Lodge’un, romanın hâkim unsuru olan değişimi canlı karakterlerle sunması ve karakterlerin kendilerinde keşfettikleri yenilikler, gelişmeler romana dinamik bir yapı kazandırıyor. Karakterler değiştikçe olaylar yeni durumlara göre şekilleniyor. Kitap boyunca kurgu ve karakterler arasındaki bu dinamik ilişki romana harika bir akıcılık kazandırıyor. Bu yüzden kitap çok rahat okunuyor ve Lodge’un getirdiği eleştirileri, aktarmak istediği düşünceleri, kazma kürek dalarak derinlerden çıkartmaya gerek kalmıyor. Lodge’un aktarmak istedikleri akıp giden roman içinde kendiliğinden zihnimizde şekilleniyor. Tabii ki derin kazı çalışmalarıyla romanı deşersek, çözümleme amacıyla yavaş yavaş, düşüne düşüne okursak çıkartacak çok fazla şey var. Ama benim tavsiyem kendinizi Lodge’un sürükleyiciliğine bırakmanız. O size keyifli bir yolculuk tattıracaktır. Birkaç kitap tanıtım yazısı sonra Lodge’un Kierkegaard ile bir sitcom yazarını buluşturduğu “Terapi” adlı romanında buluşmak üzere…

Paylaş

Share

 

 
%d blogcu bunu beğendi: