Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

Küçük Arı – Chris Cleave 09/04/2010

Küçük Arı - Richard Cleave

Bundan 2 hafta önce kitapçıya gidip Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri isimli kitabını alacaktım. Kitap zevkine çok güvendiğim bir arkadaşımın önerisiydi. Ancak kitapçıda birkaç tur attıktan sonra (elimde Muz Sesleri) gözüm turuncu kapaklı başka bir kitaba takıldı. Arka kapağına bakmadan direkt ilk sayfasını okumaya başladım. Yazarın hikayeye girişte tercih ettiği benzetme ve anlatımındaki hem edebî hem de yalın olma başarısı ilgimi çekti. Alelacele diğer kitabı bırakıp kapağında küçük bir çocuğun “karanlık” görüntüsü olan bu kitabı satın aldım.
Rengi kadar sıcak kitabımı sabırsızlıkla koydum çantama ve ofise döndüm. Bilgisayarın yanında durmuş bana bakıyordu “Küçük Arı”. Guardian, Financial Times, Library Journal’ın övgü dolu yorumlarını görünce, elimdekinin her yönüyle iddialı bir yapıt olduğunu düşündüm. Okumaya devam etmeden birkaç yorum daha okumak istedim, Google’ye sarıldım. İngiliz yazar Chris Cleave’in 2009’da yayınladığı kitap için yapılan ortak yorum ise şuydu: “Neler olduğunu anlatmayın!”
Bu ricaya sadık kalmaya çalışıp hikayeden bazı tatlar sunmayı istiyorum size. Hikaye konusu, kurgusu, akıcılığı ve kıvrak zekası ile yıllar sonra gözünüzü kapattığınızda damağınızda tadını alacağınız bir etkiye sahip. İlk sayfasından son sayfasında kadar ritmini kaybetmeyen ve merakınızı sürekli kamçılayan bir dil kullanmış Cleave. Sürekli “az sonra” deyip anlattığı yan hikayelerle bu bekleyişten zevk almanızı sağlıyor. Bundaki en önemli etken ise bu yan hikayelerin de merak uyandırması. Ciddi bir kurgu çalışması göze çarpıyor her bölümünde.

Ana konu aslında tartışma programlarından, siyasi ve tarih kitaplarından aşina olduğunuz, kapitalizmin diş bilediği bir insanlık dramı. Kitabı bitirdikten ve ağzınızın kenarında kalan edebi kullanımları bir kenara bıraktıktan sonra çaresizlikten dem vuran bir Afrika gerçeği kalıyor elinizde. Nijerya plajında, zeki bir Afrikalı kız (Küçük Arı) ile İngiliz karı kocanın (Sarah-Andrew) karşılaşması tüm hikayenin başladığı nokta. Nitekim, başlangıcın burası olduğunu çok sonra anlıyorsunuz. Küçük Arı’nın küçük bir Afrikalı kız olmak yerine bir ingiliz sterlini olmaya yönelik iç çekişiyle adım atıyorsunuz hikayeye. “Herkes geldiğimi görmekten mutlu olurdu” cümlesi varlığını sorgulamış ve ikna edici bir cevap bulamamış, derin bir karakterin habercisi daha ilk sayfada. İngiliz parası gibi hürmet görmek cezbediyor onu ve her fırsatta dile getiriyor bu isteğini.
Size bir sır verip kaldığım yerden devam edeceğim. Bu tür güçlü kitapları okurken ya da tiyatro /sinema izlerken kendimi ana karakterin yerine koyarım. Mimiklerini, ruh halini yansıtırım kendime. Küçük Arı’nın sterlini anlatırken kendisini kraliçe II.Elizabeth’e benzetmesi ve davranışlarını tahmin etmeye çalışması gülümsetmişti beni. Bu kitabı okurken yine birisi olmam gerekiyordu. Ancak bu sefer “bir”i olmadım. İlk bölümü okurken Küçük Arı, 2. bölümü okurken Sarah oluverdim. 3. bölümde yine Küçük Arı sonra Sarah…Çünkü Cleave de tam olarak bu yöntemi kullanmış. Bir bölümün sonu hangi olayda bitmişse diğer bölüm oradan devam etmiş ancak diğer karakterin anlatımıyla.
Tabii kitap 2 karakterden ibaret değil. İç hesaplaşmasıyla bazen kızdığınız bazen acıdığınız bir diğer karakter Andrew. Karısıyla gittiği Nijerya tatilinde yaşadıkları, menteşeleri gevşemiş hayatını iyice yerinden söker atar. Vicdanın soğuk terler döktüğü anları yaşayacaksınız Andrew ile. Yazar hiç söz hakkı vermese de Andrew’un konuştuğunu hissedeceksiniz.
Cleave, ana karakterler arası anlatım sırasında eşit davranmış hatta yetmemiş dili kullanma biçiminde de dengeyi sağlamış. Küçük Arı’yı betimleyen, saf ama dobra bir üslupla buluştururken Sarah için günlük kullanımını sahiplenen, net ve cesur bir üslup seçmiş. Kitap ne çok fazla edebiyat kokmuş ne de basit olmuş. Sadece bu da değil kitaptaki dengenin sırrı. Olaylara bakış açısı da dengeli Cleave’in. Örneğin cinselliği ele aldığı kısımlarda birden fazla duygu var: Korku, nefret, sıradanlık, haz… Bu yönleriyle hiçbir satırını atlamadan okuduğum nadir kitaplar listesine aldım Küçük Arı’yı.
Bir de şu mantar panolara, msn, facebook gibi kişisel ileti alanlarına yazmayı isteyeceğiniz ifadeler var kitapta. Sıkıldığınız klişe tanımlardan kurtarır belki sizi diyerek birkaçını sıralamak istiyorum:
Barış, insanların birbirlerine gerçek adlarını söyleyebildikleri zamandır.”
“…Demokrasi budur. Ona sahip değilsen, sahip olmak istersin.”
…O zaman çok gençtim, bir geleceğe özlem duymuyordum. Çünkü böyle bir hakkım olduğunu bilmiyordum.”
Son olarak yine Küçük Arı’nın dudaklarından çıkan ve “ülkemi kimlerin bu hale getirdiğini biliyorum”u sükun bir nefretle anlattığı şu sözler:
“Köyün kıyısında, yardım olsun diye elektiriği olmayan okulumuza yolladığınız eski bilgisayarlardan oluşan dağın tepesinde oynuyorlar. Ülkemin geleceğini aldınız ve kendi geçmişinizin aletlerini yolladınız.
Google’da bir araştırma yaptığımdan bahsetmiştim ya, sevindirici bir habere de rastladım. Küçük Arı’yı beyaz perde de izleyecekmişiz. Nicole Kidman’ın baş rolünü üstleneceği filmin senaryosunu Shawn Slovo kaleme alacakmış. Sarah’ın cenaze töreninde mezara atmak için avuçladığı toprağı, saatler sonra evinin mutfağında fark ettiği bir sahne var. Kendimi ayna karşısında bu sahneyi oynarken bulmuştum. Film projesiyle ilgili yazıyı okurken onu hatırladım. Şimdi o rolü Nicole Kidman canlandıracak. Umarım benim kadar iyi oynar.

Hanife Yaşar

Share

Paylaş

Reklamlar
 

Parfümün Dansı – Tom Robbins 12/03/2010

Parfümün Dansı – Tom Robbins

Tom Robbins’in kitaplarını okurken Robbins’in hikâyeyi egzotik bir sahilde ayaklarını uzatmış, keyifli keyifli gülerek yazdığını düşünürüm. Tom Robbins öykülerini keyifli bir yolculuğa dönüştürüyor. Tarzında hep muzip bir erkek çocuğu hâli var.  Yanlış anlaşılmasın bu çocuk sürekli keyifli şeylerden bahsetmiyor ama anlattıklarını trajediye de dönüştürmüyor. Felsefe de yapsa, birilerini, kurumları eleştirse, bir acıya dokunsa da hayattan zevk almak, dalga geçmek , gülmek isteyen ve her şeye rağmen mutlu olmak isteyen bir çocuk Robbins.

Robbins ile ilk tanışmam “Parfümün Dansı” ile oldu ki zaten okuduklarım içinde en iyi kitabı da bu. Parfümün Dansı pek çok farklı koldan ilerleyen kurgusu, ilginç karakterleri ve olaylarıyla çok başarılı bir roman.

Robbins’in birbirinden ilginç karakterleri ile orijinal benzetmelerine değinmeden önce Parfümün Dansı’nın kurgusundan bahsetmek istiyorum. Tom Robbins, Parfümün Dansı’nda pek çok farklı zaman dilimini eş zamanlı anlatırken daha sonra hepsini kademe kademe buluşturuyor. Bu tarz bir kurgu yapısını pek çok “yazar” kolaylıkla eline yüzüne bulaştırabilir ya da yazar okuyucuda istediği etkiyi bırakamaz. Örneğin Ahmet Ümit’in Patasana adlı kitabı (Bence gelmiş geçmiş en zorlama cinayet sebebine sahip polisiye roman. Aslında o kadar uydurma bir cinayet sebebi var ki Patasana’ya polisiye demek bile yanlış olur.) bu duruma iyi bir örnek. Ahmet Ümit sevenler alınmasınlar ama Patasana’nın bir bölüm gelecek bir bölüm geçmiş şeklinde ilerleyen anlatısı, sonuçta okuyucu için fazla basit kaçan bir sadeliği yakalama çabası olmaktan öteye gidemiyor. Ahmet Ümit, ele aldığı iki zaman dilimini, düşünce ve göndermeler bakımından birbirleriyle iyi bir şekilde bağlayamadığı için geçmişin anlatıldığı bölümler, kitaba tarihle karışık hafif bir egzotizm duygusu katmaktan öteye gidemiyor. Bu da polisiye bir kitap olarak kurgusunun çok sağlam kurulması gereken Patasana’yı geçmişte ve günümüzde çeşitli olayların anlatıldığı birbirinden ayrı iki hikayelik bir öykü kitabı haline getiriyor. Diğer yandan Tom Robbins farklı zaman dilimlerindeki farklı karakterleri uyumlu bir şekilde hikayenin akışına katıyor.

Gelelim Robbins’in en sevdiğim yanlarından biri olan oyuncu diline. Robbins yazının başında bahsettiğim gibi neşeli bir çocuk. Dilindeki oyunculuk ve hınzırlık özellikle benzetmelerinde ve tanımlamalarında öne çıkıyor. Birkaç örnek vermek gerekirse:

“Pancar tıpkı suç yerine geri dönen katile benzer. Vişnenin havuçla işi bittiğinde ortaya çıkan şeydir pancar. Sonbahar mehtabının kuşaklar önceki, sakallı – bıyıklı, çoktan gömülmüş atasıdır.”

“Pan’ın salkım saçak ezgisinde bir hop-hop tavşan niteliği vardı. Ama başıboş keçi niteliği de vardı. İnatçı, kaba, zımba gibi, Bir an şefkatli ve şiirsel geliyorsa, öteki an tehdit edici, haşin geliyordu.”

“V’lu kalçalarını çingene arabasının duvarlarında asılı duran mandolinler gibi sallaya sallaya dar merdiveni tırmandı.

Parfümün Dansı dekor olarak Antik Yunan, Hindistan, İlk Çağ Avrupası, Seattle, Paris ile New Orleans gibi pek çok mekân kullanıyor. Tüm bu mekanlar, bir Yunan tanrısı, bir kral, Hintli bir kadın, parfüm yapımında rekabet eden iki ayrı kıtadan insanlar, kafasının etrafında arıların bir taç oluşturacak şekilde döndüğü siyahi bir adam vb. farklı ve zengin karakterlerle birbirlerine bağlanıyor ve hepsi hikayeye bir yerden tutunuyor. Tom Robbins’in hiçbir kitabında olmadığı kadar zengin bu karakter çeşitliliğinin içinden kitabın ana karakterleri olarak karşımıza Avrupalı bir Kral Alobar ile Hintli genç bir kadın Kudra çıkıyor. Peki birbirinden tamamen farklı bu iki insan nasıl buluşmuştur? İkisi de bağlı oldukları toplumların dayattığı geleneklerin sonucu olan zorunlu ölümü reddeder. Alobar tahttan inen kralların ölmesi, Kudra ise ölen kocası ile yakılması gerektiğini kabul etmez. Onlar yaşamak isterler ve bu isteklerinin kendilerine bağlı olduğunu düşünürler. Bu yüzden kendilerini tanımak, hayatın zevklerini ve hayatın kendisini istedikleri kadar tatmak için sonsuzluğun peşine düşerler. Çobanların ve yaban hayatın tanrısı Pan da yolculuklarında onlara yardımcı olacaktır.

Pan, diğer Yunan tanrılarının aksine kaybolmamıştır, o da Alobar ve Kudra gibi yitip gitmeye, unutulmaya direnmektedir ama modern dünyada yeri yoktur ve giderek unutulmaktadır. Pan direnmektedir çünkü o da hayattan zevk almayı bilir hatta yaşama sevincinin, doğanın canlılığının simgesidir. Hareketlidir, kışkırtıcıdır ve canlıdır. Bu yüzden kaybolmak istemez.

Robbins, Alobar ve Kudra aracılığıyla insanların kendi kendilerine yarattığı ölümü sorgular ve doğanın bir sonucu olan ölümün gene doğanın bir parçası olan insanla ilgili olduğunu anlatır. Alobar ve Kudra kendilerine dayatılan bu doğal olmayan ölümü kabul etmezler. Diğeri ise bir bilinmezliktir. Sonsuz yaşam arayışında Alobar ve Kudra’nın öğrendikleri pek çok şeyin içinde en önemlisi  arzularına gem vurmadan severek, zevk alarak mutlu olmak ve keyifli yaşamaktır.

Alobar ve Kudra dışındaki karakterleri hikayeye katan ve ana karakterlerimizin sonsuzluk arayışlarına bir şekilde katkıda bulunmalarını sağlayan şey kokudur. Koku zevkin, güzelliğin ve hazzın görünmez temsilcisidir ve insanı uyarır. Yaşamı hatırlatır. Parfüm yapımcıları da o en mükemmel kokuyu arar dururlar. Kokunun yaşamla olan bağı, Alobar’ı, Kudra’yı, parfümcüleri, Pan’ı, geçmişi ve geleceği de birbirine tutturur; tabii yaşamı koklamayı bilenler için…

Robbins karakterleri ve hikayenin akışını, gidiş gelişleri oldukça akıcı bir şekilde sunarken okuyucuyu aptal yerine koymuyor. Geçmiş ve gelecek hem birbirlerinden ayrı hem de iç içe.  Kitabı okurken sanki geçmişten ve gelecekten resimlerin olduğu bir kolaja bakar gibi hissediyor insan. Kolajın ayrı ayrı yerlerine bakıp ilginç, komik, düşündürücü, farklı enstantaneler görürken geriye çekilip resmin bütününe baktığınızda kendiniz romanda ne bulduysanız onu görüyorsunuz.

Share

Paylaş

 

İyi İş – David Lodge 12/01/2010

Filed under: Kitap — degoryan @ 20:39
Tags: , , , ,

İyi İş - David Lodge

Eşimle iki sene önce Tüyap Kitap Fuarı’nda en sevdiğimiz yayınevlerinden Ayrıntı’nın standındaydık. Ayrıntı’nın zengin yabancı yazarları arasında David Lodge’un İyi İş adlı kitabını gördük. Arka kapak yazısında şu bölümü okuduğumuzda kitabı almamız gerektiğini anladık:

“Thatcher dönemi İngilteresi’nde yaşanan kıran kırana rekabetten genel müdürlüğe kadar yükselerek çıkmış ‘başarılı’ bir erkek ile hayatını on dokuzuncu yüzyıl sanayi romanına ve kadın araştırmalarına adamış, son derece parlak bir akademik kariyeri sürdüren, feminist ve solcu bir kadının yolları kesişiyor.”

Pek çok olasılık barındıran bu çatışma hemen merakımızı uyandırdı. Kitaba başladığımda aslında paragrafta yazılı olan “başarılı erkek” ve “parlak kariyer” tanımlamalarının birer kinaye olduğunu gördüm. İş adamı Victor Wilcox evet başarılıdır, bir fabrikanın genel müdürüdür ama ne fabrika eski günlerindedir ne de piyasa. Wilcox hâlâ kariyerinin başındaki gibi çok çalışmakta ve pek çok güçlükle boğuşmaktadır. Gene de hali vakti yerindedir. Dışarıdan bakıldığında iki arabası olan, dört tuvaletli koca bir evde yaşayan, üç çocuğu ve karısıyla İngiliz rüyasını yaşayan bir adamdır. Aslında çocuklarıyla ve karısıyla ilişkisi kopuk, kendini işine adamış, tabiri caizse gri bir adamdır.

Kadın kahramanımız Robyn’in parlak üniversite kariyeri aslında sadece akademik çalışmalarından ibarettir. Üniversitelerde kalıcı bir pozisyon elde etme uğraşı içinde Cambridge hayalleri kurarken kendini daha kıyıda köşede kalmış Rummidge Üniversitesi’nde sözleşmeli öğretim görevlisi olarak İngiliz Edebiyatı bölümünde ders verirken bulur. Üniversitenin ödenek sıkıntıları yüzünden üç yıllık sözleşmesinin bitiminde kalıcı bir kadroya geçme olasılığının oldukça düşük olduğu da kendisine söylenmiştir. Araştırmalar, makaleler üniversite kadrosu için yeterli olmamakta, iş gene bütçelere, ödeneklere kalmaktadır. Bu kitabı okuduğumuz dönem, tam da eşimin üniversitede kadro beklediği, bu işlerin ne kadar zor olduğunu anladığımız bir zamandı ve Robyn’in üniversitedeki durumu ve yaşadığı zorluklarla örtüşüyordu. İngiltere üniversitelerinin de kadro, hoca kulisleri, kayırmaca ve rekabet gibi konularda Türkiye’dekilerden çok da farklı olmadığını görmek bizi şaşırtmıştı. Dünyanın her yerinde kendini akademik çalışmalara adayan, bilim yapmak isteyenlerin kadro diye tırmalamak durumunda kaldıklarını anladık. Eşim mutlu sona ulaştı, Robyn’in mücadelesinin sonu için ise kitabı okumanız gerekiyor. Tabii ki bunu söyleyecek değilim (Burada sinsi bir sırıtış var yüzümde.).

Kitap da, benim yazıya başladığım gibi önce karakterlerin tanıtılması ile başlıyor. İkisinin de geçmişlerini ve bugünkü durumlarını öğreniyoruz. Kitabın karakterlerini tanıdığımız bu giriş bölümü çok güzel bir teknik ile aktarılmış. David Lodge’un anlatımı ile zihnimizde ikiye bölünmüş bir görüntü canlanıyor. Bir yarısında Wilcox’u sabah mutsuz bir şekilde kalkıp işine giderken, diğer yarısında Robyn’i sabahın daha geç saatlerinde külüstür arabasıyla kalkıp üniversite gitmeye çalışırken görürüz. İkisi de işlerine gidene kadar sorunları, kişilikleri, ilişkileri, çevrelerindeki insanlar hakkında fikir sahibi oluyoruz. Bu iki görüntü hükümetin 1986 yılını sanayi yılı ilan etmesi nedeniyle gerçekleşecek bir üniversite projesi nedeniyle birleşir. Projenin amacı her üniversiteden bir öğretim görevlisinin, üst düzey bir yöneticinin gölgesi olup gözlemlerde bulunarak üniversiteyle sanayi arasında bir işbirliği ve anlayış geliştirmektir. Adı da Gölge Programı’dır. Aslında kulağa daha çok gizli bir derin devlet projesinin adı gibi gelse de merak etmeyin bu kitapta böyle şeyler yok.

Hikâyenin çarkları asıl olarak Robyn’in proje için fabrikaya gelmesi ile dönmeye başlar. Bu noktadan sonra David Lodge bu iki zıt karakter ile yaşamın iki önemli alanını çarpıştırıyor. Romanda eğitim ve üretim mekanizmaları birbirleriyle uyumlu değildir. Bunun temeli de kurumların pratik olarak aynı düzlemde bulunamamalarıdır. En fazla bir tür “önce ve sonra” ilişkisi mevcuttur. Önce üniversite sonra iş… İki karakter de birbirlerine karşı ön yargılıdırlar. Wilcox bu “entel” kızı fildişi kulesinden indirip ona hayatın gerçeklerini göstereceğini düşünür. Robyn ise kendisine zorla dayatılmış bu görevi mümkün olduğu kadar bu kapitalist, sığ adamla çatışmadan bitirebilmek arzusundadır. Ne de olsa görevi sadece bir gölge olmaktadır.

David Lodge, Thatcher döneminin sert ekonomik şartlarını, kurumlar ve sınıflar arası kopukluğu yer yer mizahi bir dille, karakterlerin ön yargıları ve kendi dünyalarının dışındaki şeylerden bihaber olmaları ile aktarıyor bizlere. Bu eleştiri, kurumların değişmesi ve ilerlemesi sonucuna varmaya çalışmıyor çünkü romanın merkezinde karakterler bulunuyor. Thatcher döneminin yapısı karakterleri şekillendiriyor ve bu yolla okuyucu için hikâyenin dekorunu oluşturuyor. Değişim bir fon olan kurumlar düzeyinde değil karakterlerde yaşanıyor ki tam bir değişim romanı İyi İş. Bu anlamda Lodge okuyucuya yaşayan, nefes alan karakterler sunmada çok başarılı. Karakterlerin tepkileri, duyguları, eylemleri hayatın çarkları ile değişiyor, artıyor, azalıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor… Wilcox para, piyasa ve makine dışında da değerlerin olduğunu anlamaya başlıyor. Robyn  idealizmin var olan şartlar içinde romantik kaldığını fark ediyor. İdealist düşüncelerin gelişmesi ve bu düşünceleri savunanların değiştirmek istedikleri kurumları, işleyişleri daha yakından tanıması gerektiğini görüyor. Yalnız kaptırdım iyice,  dikkat etmezsem kitabı fazla açık etmiş olacağım. O yüzden fazla uzatmasam iyi olacak yoksa kitabı satır satır aktarırken bulabilirim kendimi. Bu da Ayrıntı Yayınlarının pek hoşuna gitmez sanırım. Neyse biraz frenlemiş oldum kendimi, devam edebilirim.

Lodge’un, romanın hâkim unsuru olan değişimi canlı karakterlerle sunması ve karakterlerin kendilerinde keşfettikleri yenilikler, gelişmeler romana dinamik bir yapı kazandırıyor. Karakterler değiştikçe olaylar yeni durumlara göre şekilleniyor. Kitap boyunca kurgu ve karakterler arasındaki bu dinamik ilişki romana harika bir akıcılık kazandırıyor. Bu yüzden kitap çok rahat okunuyor ve Lodge’un getirdiği eleştirileri, aktarmak istediği düşünceleri, kazma kürek dalarak derinlerden çıkartmaya gerek kalmıyor. Lodge’un aktarmak istedikleri akıp giden roman içinde kendiliğinden zihnimizde şekilleniyor. Tabii ki derin kazı çalışmalarıyla romanı deşersek, çözümleme amacıyla yavaş yavaş, düşüne düşüne okursak çıkartacak çok fazla şey var. Ama benim tavsiyem kendinizi Lodge’un sürükleyiciliğine bırakmanız. O size keyifli bir yolculuk tattıracaktır. Birkaç kitap tanıtım yazısı sonra Lodge’un Kierkegaard ile bir sitcom yazarını buluşturduğu “Terapi” adlı romanında buluşmak üzere…

Paylaş

Share

 

KÖRLÜK 05/01/2010

Filed under: Kitap — degoryan @ 20:15
Tags: , , , , , ,
dokunarak görmek

dokunarak görmek

Kimi kitaplar vardır; dostlarınız, sevdikleriniz okusun keyif alsınlar, istersiniz.  Hatta yeni tanıştığınız kişilere bile önerirsiniz bu kitap okunmalı, diye. Kitap tavsiye etmeyi sevmeseniz bile bazı kitaplar içinizde duramaz çıkıp başkalarıyla da tanışmak isterler. Nobel Edebiyat Ödüllü José Saramago’nun Körlük romanı da işte böyle bir kitap. Eşimle alıp okuduğumuz andan itibaren ne zaman arkadaşlar arasında kitap konusu açılsa Körlük’ten bahsettik, başkalarıyla paylaştık.

Her gün sokakta yürüyor, işimizi yapıyor, gözlerimizin önünden geçip giden hayatı izliyor olmamız gördüğümüz anlamına gelmeyebilir. Bir gün adı olmayan bir şehirde adı olmayan insanlar aniden körleşmeye başlarlar. Körlük bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır ve insanları ele geçirir ama onları karanlığa hapsetmez. İnsanların gözlerine beyaz bir perde iner. Yoğun beyazlıktan başka bir şey göremezler, bu da huzursuzluklarını, endişelerini daha da artırır. Belki de normal bir körlük olsa kabulleneceklerdir.

Peki insanların zincirleme körleşmesi bir şehre ne yapar? İnsanlar çaresizlik içinde otururlar mı? Birbirlerine yardım mı ederler? Yoksa başlarının çaresine bakmak için her şeyi yaparlar mı? Kendilerine acıyanlar, sorumluluk alıp başkalarına yardım etmek isteyip de bu görevin altında ezilenler, hiçbir şeyi umursamayanlar, hırsızlar, insanlıktan çıkanlar, katiller, tecavüzcüler… Aslında bu saydıklarım her gün gözlerimizin önünde cereyan ediyor ama onları görmüyoruz. İşte kör olanların gözü insanın bu yüzüne açılıyor. İnsan denen yaratığın nasıl değişebileceği ve düşebileceğini…

Bu anlattıklarım gözünüzü korkutmasın, Saramago o kadar da karamsar değil. Olayları her yönüyle gören ve okuyucuya umut da veren bir karakter dahil etmiştir romana. Roman boyunca doktorun karısı olarak tanırız onu,  diğerleri gibi o da isimsizdir ancak  diğerleri gibi kör değildir. Doktorun karısı gördüğü için sorumluğu ağırdır. Yorulur. Çevresindeki körlere yardımcı olmaktan, kocasına bakıcılık etmekten, en çok da insanların dönüştükleri şeyi görmekten yorulur. Ama mücadeleyi bırakmaz, insanları ve onların doğalarını görür, anlar.

Saramago toplumun şiddete ve çirkinliğe yatkınlığının dışında kadın ve kadının bedeni üzerine biz erkeklere çok güzel dersler veriyor. Bu cümle yanlış anlaşılmasın içinizden sırıttığınızı görüyor gibi oluyorum. Kadının sahip olması gereken, sahip olduğu özgürlüğü, bedenleriyle olan ilişkileri ve erkeklerin bu bedene davranışını, erkeklerin kadınlar üzerinde kurmaya alışkın oldukları hakimiyet ile bu hakimiyetin bazı şartlarda nasıl yerle bir olduğunu, böyle anlarda erkeklerin ne kadar aciz olduklarını ve kendileriyle yüzleştiklerini gösteriyor. Özellikle bu bölümler benim için romanın en çarpıcı anlarıydı. Tiksinti, şaşkınlık, kızgınlık, anlam verememeyle gelen kafa karışıklığıyla okudum ama erkekleri ve kadınları kafamda bir kere daha netleştirdim.

Körlük, topluma insanlığın durumunu tüm çıplaklığıyla görmeyen gözler aracılığıyla anlatıyor. Peki körleşen gözler fiziksel olarak tekrar ya da düşünsel olarak belki de ilk defa görebilecekler mi? Bu iki sorudan birinin cevabını bu romanda alamayacaksınız. Hangisi olduğunu tabii ki söylemeyeceğim ama eksik kalan cevabı Saramago’nun Görmek adlı romanında bulabileceğinizi çıtlatabilirim.

Share

Paylaş

 

 
%d blogcu bunu beğendi: