Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

Parfümün Dansı – Tom Robbins 12/03/2010

Parfümün Dansı – Tom Robbins

Tom Robbins’in kitaplarını okurken Robbins’in hikâyeyi egzotik bir sahilde ayaklarını uzatmış, keyifli keyifli gülerek yazdığını düşünürüm. Tom Robbins öykülerini keyifli bir yolculuğa dönüştürüyor. Tarzında hep muzip bir erkek çocuğu hâli var.  Yanlış anlaşılmasın bu çocuk sürekli keyifli şeylerden bahsetmiyor ama anlattıklarını trajediye de dönüştürmüyor. Felsefe de yapsa, birilerini, kurumları eleştirse, bir acıya dokunsa da hayattan zevk almak, dalga geçmek , gülmek isteyen ve her şeye rağmen mutlu olmak isteyen bir çocuk Robbins.

Robbins ile ilk tanışmam “Parfümün Dansı” ile oldu ki zaten okuduklarım içinde en iyi kitabı da bu. Parfümün Dansı pek çok farklı koldan ilerleyen kurgusu, ilginç karakterleri ve olaylarıyla çok başarılı bir roman.

Robbins’in birbirinden ilginç karakterleri ile orijinal benzetmelerine değinmeden önce Parfümün Dansı’nın kurgusundan bahsetmek istiyorum. Tom Robbins, Parfümün Dansı’nda pek çok farklı zaman dilimini eş zamanlı anlatırken daha sonra hepsini kademe kademe buluşturuyor. Bu tarz bir kurgu yapısını pek çok “yazar” kolaylıkla eline yüzüne bulaştırabilir ya da yazar okuyucuda istediği etkiyi bırakamaz. Örneğin Ahmet Ümit’in Patasana adlı kitabı (Bence gelmiş geçmiş en zorlama cinayet sebebine sahip polisiye roman. Aslında o kadar uydurma bir cinayet sebebi var ki Patasana’ya polisiye demek bile yanlış olur.) bu duruma iyi bir örnek. Ahmet Ümit sevenler alınmasınlar ama Patasana’nın bir bölüm gelecek bir bölüm geçmiş şeklinde ilerleyen anlatısı, sonuçta okuyucu için fazla basit kaçan bir sadeliği yakalama çabası olmaktan öteye gidemiyor. Ahmet Ümit, ele aldığı iki zaman dilimini, düşünce ve göndermeler bakımından birbirleriyle iyi bir şekilde bağlayamadığı için geçmişin anlatıldığı bölümler, kitaba tarihle karışık hafif bir egzotizm duygusu katmaktan öteye gidemiyor. Bu da polisiye bir kitap olarak kurgusunun çok sağlam kurulması gereken Patasana’yı geçmişte ve günümüzde çeşitli olayların anlatıldığı birbirinden ayrı iki hikayelik bir öykü kitabı haline getiriyor. Diğer yandan Tom Robbins farklı zaman dilimlerindeki farklı karakterleri uyumlu bir şekilde hikayenin akışına katıyor.

Gelelim Robbins’in en sevdiğim yanlarından biri olan oyuncu diline. Robbins yazının başında bahsettiğim gibi neşeli bir çocuk. Dilindeki oyunculuk ve hınzırlık özellikle benzetmelerinde ve tanımlamalarında öne çıkıyor. Birkaç örnek vermek gerekirse:

“Pancar tıpkı suç yerine geri dönen katile benzer. Vişnenin havuçla işi bittiğinde ortaya çıkan şeydir pancar. Sonbahar mehtabının kuşaklar önceki, sakallı – bıyıklı, çoktan gömülmüş atasıdır.”

“Pan’ın salkım saçak ezgisinde bir hop-hop tavşan niteliği vardı. Ama başıboş keçi niteliği de vardı. İnatçı, kaba, zımba gibi, Bir an şefkatli ve şiirsel geliyorsa, öteki an tehdit edici, haşin geliyordu.”

“V’lu kalçalarını çingene arabasının duvarlarında asılı duran mandolinler gibi sallaya sallaya dar merdiveni tırmandı.

Parfümün Dansı dekor olarak Antik Yunan, Hindistan, İlk Çağ Avrupası, Seattle, Paris ile New Orleans gibi pek çok mekân kullanıyor. Tüm bu mekanlar, bir Yunan tanrısı, bir kral, Hintli bir kadın, parfüm yapımında rekabet eden iki ayrı kıtadan insanlar, kafasının etrafında arıların bir taç oluşturacak şekilde döndüğü siyahi bir adam vb. farklı ve zengin karakterlerle birbirlerine bağlanıyor ve hepsi hikayeye bir yerden tutunuyor. Tom Robbins’in hiçbir kitabında olmadığı kadar zengin bu karakter çeşitliliğinin içinden kitabın ana karakterleri olarak karşımıza Avrupalı bir Kral Alobar ile Hintli genç bir kadın Kudra çıkıyor. Peki birbirinden tamamen farklı bu iki insan nasıl buluşmuştur? İkisi de bağlı oldukları toplumların dayattığı geleneklerin sonucu olan zorunlu ölümü reddeder. Alobar tahttan inen kralların ölmesi, Kudra ise ölen kocası ile yakılması gerektiğini kabul etmez. Onlar yaşamak isterler ve bu isteklerinin kendilerine bağlı olduğunu düşünürler. Bu yüzden kendilerini tanımak, hayatın zevklerini ve hayatın kendisini istedikleri kadar tatmak için sonsuzluğun peşine düşerler. Çobanların ve yaban hayatın tanrısı Pan da yolculuklarında onlara yardımcı olacaktır.

Pan, diğer Yunan tanrılarının aksine kaybolmamıştır, o da Alobar ve Kudra gibi yitip gitmeye, unutulmaya direnmektedir ama modern dünyada yeri yoktur ve giderek unutulmaktadır. Pan direnmektedir çünkü o da hayattan zevk almayı bilir hatta yaşama sevincinin, doğanın canlılığının simgesidir. Hareketlidir, kışkırtıcıdır ve canlıdır. Bu yüzden kaybolmak istemez.

Robbins, Alobar ve Kudra aracılığıyla insanların kendi kendilerine yarattığı ölümü sorgular ve doğanın bir sonucu olan ölümün gene doğanın bir parçası olan insanla ilgili olduğunu anlatır. Alobar ve Kudra kendilerine dayatılan bu doğal olmayan ölümü kabul etmezler. Diğeri ise bir bilinmezliktir. Sonsuz yaşam arayışında Alobar ve Kudra’nın öğrendikleri pek çok şeyin içinde en önemlisi  arzularına gem vurmadan severek, zevk alarak mutlu olmak ve keyifli yaşamaktır.

Alobar ve Kudra dışındaki karakterleri hikayeye katan ve ana karakterlerimizin sonsuzluk arayışlarına bir şekilde katkıda bulunmalarını sağlayan şey kokudur. Koku zevkin, güzelliğin ve hazzın görünmez temsilcisidir ve insanı uyarır. Yaşamı hatırlatır. Parfüm yapımcıları da o en mükemmel kokuyu arar dururlar. Kokunun yaşamla olan bağı, Alobar’ı, Kudra’yı, parfümcüleri, Pan’ı, geçmişi ve geleceği de birbirine tutturur; tabii yaşamı koklamayı bilenler için…

Robbins karakterleri ve hikayenin akışını, gidiş gelişleri oldukça akıcı bir şekilde sunarken okuyucuyu aptal yerine koymuyor. Geçmiş ve gelecek hem birbirlerinden ayrı hem de iç içe.  Kitabı okurken sanki geçmişten ve gelecekten resimlerin olduğu bir kolaja bakar gibi hissediyor insan. Kolajın ayrı ayrı yerlerine bakıp ilginç, komik, düşündürücü, farklı enstantaneler görürken geriye çekilip resmin bütününe baktığınızda kendiniz romanda ne bulduysanız onu görüyorsunuz.

Share

Paylaş

Reklamlar
 

Tıkanma (Choke) 01/02/2010

Tıkanma (Choke) - Denny ve Victor

Dövüş Kulübü’nü ilk izlediğimde çok beğenmiştim. Kurgusunu, anlatımını çok beğenmiştim. Sonra bu filmin bir kitaptan uyarlandığını öğrendim ve gördüm ki; herkes Dövüş Kulübü filmini ve Brad Pitt’i biliyor ama bu filmin bir kitaptan uyarlandığını bilenlerin sayısı az, hatta kitabın yazarını bilenler daha da az. Dövüş Kulübü’nün ve şimdi tanıtacağım filmin uyarlandığı kitabın yazarı Chuck Palahniuk, pek kimsenin yanaşmadığı konuları, insanları işliyor. Romanlarının tam olarak birer yeraltı edebiyatı çalışması olduğunu söyleyebiliriz. Hatta Ayrıntı Yayınları da Chuck Palahniuk kitaplarına yeraltı edebiyatı dizisinde yer veriyor.

Dövüş Kulübü’nü izleyip beğendikten çok sonra, filmin kitabını bir arkadaşımın bana vermesi ile Chuck Palahniuk’u tanıdım. Filmlere karşılık kitapları tercih eden biri olarak da önce kitabını okuma fırsatını kaçırdığım için hayıflanmıştım. (Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni hâlâ bitirmediğim için filmini de hâlâ izleyemedim.) Kitabı şaşkınlıkla okudum. Şaşkınlığımın nedeni, Palahniuk’un ne kadar iyi yazdığı değil, kitabın filme ne kadar iyi aktarıldığını anlamamdı. Hepimiz biliriz ki romanlar asla filmlere tam olarak aktarılamaz. Bu durum hem herkesin bir romanı okurken farklı şeyler hayal etmesiyle hem de romanların bir filme sığdırılamayacak kadar çok duygu, düşünce ve diyalogla dolu olmasıyla ilgilidir. Kitapseverlerin (benim de) sıklıkla kullandığı bir cümle vardır: “Kitabı daha iyi.” Dövüş Kulübü’nden önce bu cümleyi kurmadığım bir kitap uyarlaması hiç olmamıştı. İtiraf etmek istemesem de filmini kitabından daha iyi bulduğum yegâne kitap Dövüş Kulübü’dür.

Eşim Dövüş Kulübü’nü izlememiş ama kitabını okumuş ve çok beğenmişti. Beraber Palahniuk’un diğer kitaplarını da denemeye karar verdik. Bunların arasından Tıkanma epey ilgimizi çekmişti. Kitabı çok beğenmiştik, daha sonra film festivalinde filmini izledikten sonra beğenimiz daha da arttı. Tıkanma’nın filmi, Dövüş Kulübü’nde olduğu gibi aynı etkiyi bırakmadı bende. Yani rahatlıkla kitabı daha iyi, diyebilirim ama bu durum filmin çok iyi olduğu gerçeğini değiştirmez. Sanırım Palahniuk’un tarzında, kurgusunda bir şeyler var çünkü romanları filme çok başarılı bir şekilde aktarılıyor. Belki de yönetmenler ve senaristler Palahniuk’tan uyarlama yaparken  daha özenlidirler kim bilir.

Yazının başında değindiğim gibi Palahniuk, her gün sokakta gördüğümüz ama tanımadığımız, belki de tanımak istemeyeceğimiz, toplumun kıyısındaki insanları işliyor. Filme seks bağımlılarının katıldığı bir terapi grubundaki insanları tanıyarak başlıyoruz ki kahramanımız Victor Mancini de bu gruptadır. Victor özel bir hastanede tedavi gören annesinin masraflarını karşılayabilmek için tıp fakültesini bırakmış, 1800’ler Amerika’sını canlandıran bir turist gezinti merkezinde çalışmaya başlamıştır. Arkadaşıyla beraber eski Amerikalılar gibi giyinip turistlere, tarih öğretmenlerinin getirdiği küçük çocuklara eski Amerika’yı anlatmaktadır. Tabii özel hastanenin parasını sadece bu işle ödemesi mümkün değildir. Victor’un asıl para kazanma yöntemi hem ruhsal hem de maddi açıdan doyurucudur. Victor çeşitli restoranlara gidip boğazına yemek kaçırdıktan sonra paralı birinin kendisini boğulmaktan kurtarmasını sağlar. Kurtarılma anında içten içe ihtiyaç duyduğu ebeveyn sevgisini hissetmektedir. Kendisini ölümden kurtaranların çocuğu oluverir bir anda. İlgiye ve dikkate muhtaçtır. Kendisini kurtaranlar bu olaydan sonra onunla ara ara ilgilenmeye devam ederler hatta Victor ihtiyacı olduğunu söylediğinde para da gönderirler. Ne de olsa Victor’un hayatından sorumludurlar artık.

Kitabın ve filmin adını aldığı bu tıkanma hadisesi iki taraflı bir ilişki doğurur. Victor’u kurtaranlar hayatlarında çok önemli bir şey başarmış olurlar. Bir insanın hayatını kurtarmak kendilerine güvenlerini artırır, tekdüze hayatlarında bir şey başardıklarını düşünürler. Victor da onlardan çeşitli bahanelerle para sızdırarak annesinin hastane masraflarını karşılar. Ayrıca Victor kurtarılma anında tüm sorunlarını unutmakta, ilginin tadını çıkartarak kendini, onu kurtaran insanların teselli eden, ona sarılan kollarına bırakmaktadır. Tıkanma durumu, Victor’un para kazanma ve ruhsal olarak rahatlama yöntemlerinin dışında ayrıca Victor’un hayatının hiçbir yöne ilerlemamesi, kısır döngünün içinde olmasıyla da ilgilidir. Victor seks bağımlılığına ve annesine takılıp kalmıştır. Annesi ile olan ilişkisi dengesizdir. Çocukluğu karşılanmayan duygusal beklentiler ve oradan oraya sürüklenmelerle doludur.

Victor’un çocukluğunu, annesiyle olan ilişkisini ara ara karşımıza çıkan geri dönüşlerle görürüz. Annesi uslanmaz bir aktivisttir. Toplumun vandalizm olarak gördüğü eylemlerle, insanları bilinçlendirmeye çalışmaktadır. Örneğin büyük süpermarketlerdeki saç boyalarının kutularının değiştirir, hayvanat bahçesindeki tüm hayvanları serbest bırakır vb. Bu süreç içerisinde de hapse girer, çıkar, polislerden kaçar. Victor, annesinin durumu yüzünden bakıcı ailelerinin yanındadır çoğunlukla. Tabii annesinin gelip onu kaçırdığı zamanların dışında… Annesi polisten kaçmadığı ya da serbest olduğu tüm zamanlarda gizlice Victor’un yanına gelir. Yasak dinleyen biri olmadığı için onu bakıcı aileden kaçırır ve yollara düşer. Annesi her fırsatta oğlunun yanındadır ama onunla bir anne gibi vakit geçirmez. Onu da sürekli bir bilinçlendirme çabası içerisindedir. Hayat dersleri vermeye çalışır. Victor annesine belki borçlu olduğunu düşündüğünden, belki sadece annesi olduğu için hayatını onun bakımına adamıştır bir anlamda. Ama hafızası yerinde olmayan annesi onu tanımaz bile ki kendini hiçbir şeyi umursamayan biri olarak gören Victor içten içe bu duruma incinmektedir.

Film temel olarak Victor’un bu iki tıkanıklığını aşmasına yöneliktir. Victor’un çevresindeki diğer tıkanmış insanlar yavaş yavaş değişirler. Hatta hastanedeki akıl sağlığı pek yerinde olmayan yaşlı kadınlar Victor sayesinde daha iyi olurlar. Akıllarını kurcalayan, onları tıkayan engellerden azat olurlar. Victor’un onun gibi seks bağımlısı olan en yakın arkadaşı terapide aşama kaydeder ve onu bağlayan zincirlerden kurtulur. Hastanede tanıştığı ve kabul etmek istemese de aşık olduğu bir doktor ve annesinin günlüğü Victor’u sürekli kurtulmaya çalıştığı bir değişim girdabına çeker. Victor kötü bir insan olduğunu düşünmektedir, daha iyi ve sağlıklı birine dönüşmek istemez.

Palahniuk, Victor üzerinden iyi ve kötü kavramlarıyla oynamaktadır. Victor insanlara kötü davrandıkça insanlara ondaki iyiliği görür ve onu gıcık ederler. İyilik ve kötülük kavramları Victor’un nezdinde birbirinden ayrılırken çevresinde gelişen olaylar ve insanlar bu iki kavramın karıştığını ve ne kadar da göreceli olduğunu kanıtlamaktadır sürekli. Herkesin güzel ya da değiştirmek istedikleri yönleri vardır ve umutsuzluğa kapılmamak gerekir.

Victor’un tıkanık hayatının tıpasının yavaş yavaş gevşemesini Palahniuk gerçekten ilginç ve absürt olaylar eşliğinde aktarır. Filmi fazla açık etmeden Chuck Palahniuk’un öyküsünün sarmaladığı ilginç ve simgelerle dolu öğelerinden örneklerle yazıyı bitirmek istiyorum: Seks bağımlıları, restoranlarda boğulmalar, İsa’nın sünnet derisi, İsa’nın klonu bir çocuk, mastürbasyon yapmadığı her gün büyük taşlar toplayan Victor’un arkadaşı, havaalanları ile hastanelerde gerçekte ölüm, terörist saldırısı gibi anlamlara gelen şifreli anonsları öğreten bir anne (Pamela Cosgrove isminin anons edilmesi havaalanında silahlı bir terörist olduğunun göstergesidir.) ve Victor’un tıkanıklığı açan aşkın (Aşk her şeyin ilacı mıdır?)  kaynağı “hasta” bir doktor…

Paylaş

Share

 

İyi İş – David Lodge 12/01/2010

Filed under: Kitap — degoryan @ 20:39
Tags: , , , ,

İyi İş - David Lodge

Eşimle iki sene önce Tüyap Kitap Fuarı’nda en sevdiğimiz yayınevlerinden Ayrıntı’nın standındaydık. Ayrıntı’nın zengin yabancı yazarları arasında David Lodge’un İyi İş adlı kitabını gördük. Arka kapak yazısında şu bölümü okuduğumuzda kitabı almamız gerektiğini anladık:

“Thatcher dönemi İngilteresi’nde yaşanan kıran kırana rekabetten genel müdürlüğe kadar yükselerek çıkmış ‘başarılı’ bir erkek ile hayatını on dokuzuncu yüzyıl sanayi romanına ve kadın araştırmalarına adamış, son derece parlak bir akademik kariyeri sürdüren, feminist ve solcu bir kadının yolları kesişiyor.”

Pek çok olasılık barındıran bu çatışma hemen merakımızı uyandırdı. Kitaba başladığımda aslında paragrafta yazılı olan “başarılı erkek” ve “parlak kariyer” tanımlamalarının birer kinaye olduğunu gördüm. İş adamı Victor Wilcox evet başarılıdır, bir fabrikanın genel müdürüdür ama ne fabrika eski günlerindedir ne de piyasa. Wilcox hâlâ kariyerinin başındaki gibi çok çalışmakta ve pek çok güçlükle boğuşmaktadır. Gene de hali vakti yerindedir. Dışarıdan bakıldığında iki arabası olan, dört tuvaletli koca bir evde yaşayan, üç çocuğu ve karısıyla İngiliz rüyasını yaşayan bir adamdır. Aslında çocuklarıyla ve karısıyla ilişkisi kopuk, kendini işine adamış, tabiri caizse gri bir adamdır.

Kadın kahramanımız Robyn’in parlak üniversite kariyeri aslında sadece akademik çalışmalarından ibarettir. Üniversitelerde kalıcı bir pozisyon elde etme uğraşı içinde Cambridge hayalleri kurarken kendini daha kıyıda köşede kalmış Rummidge Üniversitesi’nde sözleşmeli öğretim görevlisi olarak İngiliz Edebiyatı bölümünde ders verirken bulur. Üniversitenin ödenek sıkıntıları yüzünden üç yıllık sözleşmesinin bitiminde kalıcı bir kadroya geçme olasılığının oldukça düşük olduğu da kendisine söylenmiştir. Araştırmalar, makaleler üniversite kadrosu için yeterli olmamakta, iş gene bütçelere, ödeneklere kalmaktadır. Bu kitabı okuduğumuz dönem, tam da eşimin üniversitede kadro beklediği, bu işlerin ne kadar zor olduğunu anladığımız bir zamandı ve Robyn’in üniversitedeki durumu ve yaşadığı zorluklarla örtüşüyordu. İngiltere üniversitelerinin de kadro, hoca kulisleri, kayırmaca ve rekabet gibi konularda Türkiye’dekilerden çok da farklı olmadığını görmek bizi şaşırtmıştı. Dünyanın her yerinde kendini akademik çalışmalara adayan, bilim yapmak isteyenlerin kadro diye tırmalamak durumunda kaldıklarını anladık. Eşim mutlu sona ulaştı, Robyn’in mücadelesinin sonu için ise kitabı okumanız gerekiyor. Tabii ki bunu söyleyecek değilim (Burada sinsi bir sırıtış var yüzümde.).

Kitap da, benim yazıya başladığım gibi önce karakterlerin tanıtılması ile başlıyor. İkisinin de geçmişlerini ve bugünkü durumlarını öğreniyoruz. Kitabın karakterlerini tanıdığımız bu giriş bölümü çok güzel bir teknik ile aktarılmış. David Lodge’un anlatımı ile zihnimizde ikiye bölünmüş bir görüntü canlanıyor. Bir yarısında Wilcox’u sabah mutsuz bir şekilde kalkıp işine giderken, diğer yarısında Robyn’i sabahın daha geç saatlerinde külüstür arabasıyla kalkıp üniversite gitmeye çalışırken görürüz. İkisi de işlerine gidene kadar sorunları, kişilikleri, ilişkileri, çevrelerindeki insanlar hakkında fikir sahibi oluyoruz. Bu iki görüntü hükümetin 1986 yılını sanayi yılı ilan etmesi nedeniyle gerçekleşecek bir üniversite projesi nedeniyle birleşir. Projenin amacı her üniversiteden bir öğretim görevlisinin, üst düzey bir yöneticinin gölgesi olup gözlemlerde bulunarak üniversiteyle sanayi arasında bir işbirliği ve anlayış geliştirmektir. Adı da Gölge Programı’dır. Aslında kulağa daha çok gizli bir derin devlet projesinin adı gibi gelse de merak etmeyin bu kitapta böyle şeyler yok.

Hikâyenin çarkları asıl olarak Robyn’in proje için fabrikaya gelmesi ile dönmeye başlar. Bu noktadan sonra David Lodge bu iki zıt karakter ile yaşamın iki önemli alanını çarpıştırıyor. Romanda eğitim ve üretim mekanizmaları birbirleriyle uyumlu değildir. Bunun temeli de kurumların pratik olarak aynı düzlemde bulunamamalarıdır. En fazla bir tür “önce ve sonra” ilişkisi mevcuttur. Önce üniversite sonra iş… İki karakter de birbirlerine karşı ön yargılıdırlar. Wilcox bu “entel” kızı fildişi kulesinden indirip ona hayatın gerçeklerini göstereceğini düşünür. Robyn ise kendisine zorla dayatılmış bu görevi mümkün olduğu kadar bu kapitalist, sığ adamla çatışmadan bitirebilmek arzusundadır. Ne de olsa görevi sadece bir gölge olmaktadır.

David Lodge, Thatcher döneminin sert ekonomik şartlarını, kurumlar ve sınıflar arası kopukluğu yer yer mizahi bir dille, karakterlerin ön yargıları ve kendi dünyalarının dışındaki şeylerden bihaber olmaları ile aktarıyor bizlere. Bu eleştiri, kurumların değişmesi ve ilerlemesi sonucuna varmaya çalışmıyor çünkü romanın merkezinde karakterler bulunuyor. Thatcher döneminin yapısı karakterleri şekillendiriyor ve bu yolla okuyucu için hikâyenin dekorunu oluşturuyor. Değişim bir fon olan kurumlar düzeyinde değil karakterlerde yaşanıyor ki tam bir değişim romanı İyi İş. Bu anlamda Lodge okuyucuya yaşayan, nefes alan karakterler sunmada çok başarılı. Karakterlerin tepkileri, duyguları, eylemleri hayatın çarkları ile değişiyor, artıyor, azalıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor… Wilcox para, piyasa ve makine dışında da değerlerin olduğunu anlamaya başlıyor. Robyn  idealizmin var olan şartlar içinde romantik kaldığını fark ediyor. İdealist düşüncelerin gelişmesi ve bu düşünceleri savunanların değiştirmek istedikleri kurumları, işleyişleri daha yakından tanıması gerektiğini görüyor. Yalnız kaptırdım iyice,  dikkat etmezsem kitabı fazla açık etmiş olacağım. O yüzden fazla uzatmasam iyi olacak yoksa kitabı satır satır aktarırken bulabilirim kendimi. Bu da Ayrıntı Yayınlarının pek hoşuna gitmez sanırım. Neyse biraz frenlemiş oldum kendimi, devam edebilirim.

Lodge’un, romanın hâkim unsuru olan değişimi canlı karakterlerle sunması ve karakterlerin kendilerinde keşfettikleri yenilikler, gelişmeler romana dinamik bir yapı kazandırıyor. Karakterler değiştikçe olaylar yeni durumlara göre şekilleniyor. Kitap boyunca kurgu ve karakterler arasındaki bu dinamik ilişki romana harika bir akıcılık kazandırıyor. Bu yüzden kitap çok rahat okunuyor ve Lodge’un getirdiği eleştirileri, aktarmak istediği düşünceleri, kazma kürek dalarak derinlerden çıkartmaya gerek kalmıyor. Lodge’un aktarmak istedikleri akıp giden roman içinde kendiliğinden zihnimizde şekilleniyor. Tabii ki derin kazı çalışmalarıyla romanı deşersek, çözümleme amacıyla yavaş yavaş, düşüne düşüne okursak çıkartacak çok fazla şey var. Ama benim tavsiyem kendinizi Lodge’un sürükleyiciliğine bırakmanız. O size keyifli bir yolculuk tattıracaktır. Birkaç kitap tanıtım yazısı sonra Lodge’un Kierkegaard ile bir sitcom yazarını buluşturduğu “Terapi” adlı romanında buluşmak üzere…

Paylaş

Share

 

 
%d blogcu bunu beğendi: