Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

Festivalden Notlar – Aşkın Son Mevsimi (The Last Station) 18/04/2010

Tolstoy, Sofya, Sasha, Valentin

Aşkın Son Mevsimi - Tolstoy, Sofya, Sasha, Valentin

Aşkın Son Mevsimi, Tolstoy’un ömrünün son yılını anlatan klasik bir dönem filmi. Tolstoy’un en azından benim hiç bilmediğim fikir hayatı ve oluşturduğu Tolstoyen hareketini temel alan film bu açıdan oldukça ilginçti.

Filmin baş karakteri Valentin Bulgakov sıkı bir Tolstoyendir ve Tolstoy’un sekreteri olmak üzere seçilir. Valentin Bulgakov herkesin hayran olduğu, bir ilah gibi gördüğü Tolstoy ile tanışacağı için çok heyecanlıdır. Tolstoy ile tanışmak onun için güzel bir deneyim olsa da kendini Tolstoy’un karısı Sofya Tolstaya ile katı Tolstoyenlerin çatışmaları arasında bulur.

Sofya Tolstaya, filmin en gerçekçi karakterlerinden biriydi. Tolstoy’un özel mülkiyeti reddetmesi ve kitaplarının telif haklarından vazgeçip eserlerini Rus halkına armağan edecek olması Sofya Tolstaya’yı endişelendirmektedir. Bu endişenin iki yönü vardır. Öncelikle çocuklarının ilerideki ekonomik durumunu düşünmektedir. Evli oldukları bütün o yıllar boyunca Sofya Tolstoy’un yazılarını temize çekmiştir. Tolstoy’la hikaye ve karakterler üzerine konuşarak ona yardımcı olmuştur. Bu yüzden romanlar Tolstoy’’la olan bağını, ilişkisini temsil etmektedir. Sofya Tolstaya onları kaybettiğinde Tolstoy’u da kaybedeceğini düşünmektedir.

Valentin Bulgakov da aynı Tolstoy gibi Tolstoyenlerle Sofya Tolstaya arasında kalmıştır. Valentin, Tolstoyen hareketin içinde diğerlerinden farklı bir kadınla tanışır. Sasha diğerlerinin Tolstoy’u tam olarak anlamadığını düşünür. Valentin’in Sasha ile tattığı aşk, aklını başına getirecektir.

Aşkın Son Mevsimi kadın ve erkek arasındaki aşk ile insanın insana duyduğu tutku derecesindeki hayranlığın çatışmasını anlatıyor. Bu şekilde aşkın farklı biçimlerini izlediğimiz Aşkın Son Mevsimi; orijinal görüntülerden ve Tolstoy’un çevresindekilerin tuttukları notlardan yararlanarak oldukça gerçekçi bir biyografi sunuyor.

Filmde Tolstoy’un aşk ve özgürlük sloganının Tolstoyenlerce pek anlaşılmadığı vurgulanıyor ki ben de buna katılıyorum. Aşk insanı özgürleştirir, özgürlük aşkı besler diyerek daha çok aşk ve özgürlük tatmak için yazıyı bitirip eşimin yanına geçiyorum.

 

Festivalden Notlar – Ajami

Filed under: Film — degoryan @ 13:59
Tags: , , , , , , ,

Ajami

Ajami

Scandar Copti ve Yaron Shani’nin yönettiği Ajami, İsrail – Filistin sınırının İsrail tarafında bulunan daha çok İsrailli Müslümanların oturduğu Yafa adlı bir mahalleden kesitler sunuyor. İnsanların suç, ölüm ve fakirlikle çevrili hayatları birbirleriyle kesişiyor. Her bir insan yaptıklarıyla tanıdığı ve tanımadığı insanların hayatlarını etkiliyor. Ufak olaylar büyük trajedileri oluşturuyor, büyük trajediler ufak olaylar doğuruyor.

Başlangıçta Ajami’nin İsrail – Filistin hattındaki yaşama dair farklı öyküler sunan bir potpuri olduğunu zannettim. Ancak parça parça anlatılan hikâyelerin yavaş yavaş kesişmesi ile böyle olmadığını gördüm. Olayların zincirleme bir reaksiyon gibi birbirlerini tetiklemesi ve olayların nedenleri ve nasıl geliştikleri filmin sonunda anlaşılıyor. Bu açıdan film için “Tarantino Orta Doğu’da” diyebiliriz.

Ajami’yi bir suç filmi gibi düşünürsek pek de orijinal değil ama İsrail ve Filistin’deki yaşamın özellikleri harmanlandığında Amerika ile Avrupa’daki örneklerinden çok daha farklı bir seyir sunuyor. Ayrıca Yahudi – Müslüman çatışmasını anlatmayan bir Ortadoğu filmi izlemek iyi bir değişiklik oldu.

Anlatılan hikâyeler içinde her şeyi bulmak mümkün: uyuşturucu, sokak kavgası, kaçak işçilik, kan davası ve kan parası, Müslüman ve Hıristiyanların evlenememesi, polis… Bu parçaların aktarımı ve bağlantıları gayet başarılı. Kurgu, düğümleri ve çözümleriyle iyi kotarılmış. Biraz uzun gelse de farklı bir Orta Doğu filmi olarak iyi bir seyir sunuyor.

İsrail – Filistin sınırının İsrail tarafında bulunan daha çok İsrailli Müslümanların oturduğu Yafa adlı bir mahalleden kesitler sunuyor. İnsanların suç, ölüm ve fakirlikle çevrili hayatları birbirleriyle kesişiyor. Her bir insan yaptıklarıyla tanıdığı ve tanımadığı insanların hayatlarını etkiliyor. Ufak olaylar büyük trajedileri oluşturuyor, büyük trajediler ufak olaylar doğuruyor.

Başlangıçta Ajami’nin İsrail – Filistin hattındaki yaşama dair farklı öyküler sunan bir potpuri olduğunu zannettim. Ancak parça parça anlatılan hikâyelerin yavaş yavaş kesişmesi ile böyle olmadığını gördüm. Olayların zincirleme bir reaksiyon gibi birbirlerini tetiklemesi ve olayların nedenleri ve nasıl geliştikleri filmin sonunda anlaşılıyor. Bu açıdan film için “Tarantino Orta Doğu’da” diyebiliriz.

Ajami’yi bir suç filmi gibi düşünürsek pek de orijinal değil ama İsrail ve Filistin’deki yaşamın özellikleri harmanlandığında Amerika ile Avrupa’daki örneklerinden çok daha farklı bir seyir sunuyor. Ayrıca Yahudi – Müslüman çatışmasını anlatmayan bir Ortadoğu filmi izlemek iyi bir değişiklik oldu.

Anlatılan hikâyeler içinde her şeyi bulmak mümkün: uyuşturucu, sokak kavgası, kaçak işçilik, kan davası ve kan parası, Müslüman ve Hıristiyanların evlenememesi, polis…

Bu parçaların aktarımı ve bağlantıları gayet başarılı. Kurgu, düğümleri ve çözümleriyle iyi kotarılmış. Biraz uzun gelse de farklı bir Orta Doğu filmi olarak iyi bir seyir sunuyor.

 

Festivalden Notlar – Annemi Öldürdüm (J’AI TUÉ MA MÈRE) 17/04/2010

Xavier Dolan ve Anne Dorval yani ana ile oğul

Annemi Öldürdüm, inişli çıkışlı olgunlaşmış duygularla dolu bir ergen ile annesinin ilişkisini anlatıyor. Genç yönetmen Xavier Dolan Kanada Oskar aday adayı filmi üzerinde belli ki çok titiz çalışmış.

Başı sonu olan bir konu değil de bir durumu anlatmayı seçerek ilk filminde zor bir işe kalkışmış. Pek çok senarist ve yönetmen klasik yapıda bir hikayeyi dahi ancak anlatabilirken Xavier Dolan sıkıntılı bir anne-oğul ilişkisini çok başarılı bir şekilde tüm netliğiyle ortaya koymuş.

Daha filmin başında bu sorunlu ilişkinin ortasına düşüveriyoruz. Diyaloglar, özellikle de anne ile oğlun tartışmaları ve kavgaları oldukça gerçekçi. Filimin ana karakteri Hubert tüm davranışları, annesine olan tavrı, çıkışları, dengesiz hormonları ile “ergen” tanımını tam olarak yansıtıyor. Üstüne üstlük Hubert eşcinseldir ama aralarındaki iletişim problemleri nedeniyle bunu bir türlü annesine söyleyemez.

Annemi Öldürdüm, evrensel bir konu olan ergen-ebeveyn konusunu işlerken iki tarafın da en bilindik tavırlarını izletiyor ama kesinlikle klişeleşmiyor.Oyunculuk ve diyalogların doğallığı belki hepimizin az ya da çok yaşadığı anıları, duyguları canlandırıp insanı filmin içine çekiyor. Başlangıçta bir yetişkin olarak tenis topu gibi bir o yana bir bu yana savrulan sözleri takip etmeye çalışırken; kendinizi kimin haklı olduğunu sorgularken buluyorsunuz ama çabucak bunun anlamsız olduğunu fark ediyorsunuz. Mantığın değil duyguların tetiklediği bu tartışmaların bir kazananı olamayacağını hatırlıyorsunuz.

Annemi Öldürdüm’ün her yönüyle üstünde çok çalışılmış bir film olduğu anlaşılıyor. Senaryoda hiç fazlalık hissedilmiyor. Karakterlerin duygusal iniş çıkışları, olaylar oldukça dengeli bir şekilde filmin akışına serpiştirilmiş. Senaryoya dahil edilen bütün öğeler ziyan edilmeden kullanılmış. En ufak şeyler dahi bir düşünceyi, duyguyu, durumu anlatıyor ya da destekliyor.

Annemi Öldürdüm’ün en beğendiğim noktası seyirciye “Bakınız, sorunlu ergenlerle böyle baş edilir.” gibi bir söylemle yaklaşmaması. Her ne kadar izlediğimiz durum herkesi ilgilendirse de bu da diğer ilişkiler gibi kendine özel, hiçbir şeye benzemiyor. Bu yüzden bu ebeveyn – çocuk ilişkisi hepimizin paylaştığı noktalardan hareket ediyor ama kendi ortamına ve dinamiklerine göre gelişiyor. Annemi Öldürdüm seyirciyi; kimi zaman gülünç, kimi zaman duygusal, kimi zaman da trajik bu çalkantılı ilişkinin içine sokup olayların nasıl gelişeceğini, karakterlerin hayatlarını nasıl devam ettireceklerini izlemeye davet ediyor.

Share

Paylaş

 

Festivalden Notlar – Katliam (Kinatay) 16/04/2010

Kinatay

Kinatay

İKSV’nin kitapçığında Nuri Bilge Ceylan’ın Katliam için Cannes’ın en güçlü filmi, dediği yazıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın jüri üyesi olduğu 2009 Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü alan Katliam, izleyiciyi tam da amaçladığı biçimde etkiliyor ancak bu etkileme izleyiciye hiçbir şey katmıyor.

Yönetmen Brillante Mendoza’nın Manila’daki şiddete dair gerçek bir hikayeden yola çıkarak çektiği Katliam’da polis okulunda okuyan genç Peping’in bir gününü izliyoruz. Peping ve çevresindeki hemen herkes oldukça fakirdir ama yeni evlenen Peping mutludur. Bir çocuğu vardır, babası gibi o da polis olacaktır. Filmin ilk çeyreğinde, Manila’dan görüntülerle mutlu bir tablo çiziliyor ki yönetmen bu mutlu tabloyu filmin kalan kısmında seyirciyi daha da çok germek için bir kontrast olarak kullanıyor. Peping gene polis olan bir arkadaşının çağırması ile yozlaşmış bir grup polisin peşine takılır. Ancak polislerin bir hayat kadınını kaçırmasıyla işler çirkinleşmeye başlar.

Mendoza, Peping’in ahlaki seçimini anlatmak için 110 dakika kullanmış. Bunun dışında seyirciye bir şey anlatmaya çalışmamış. Film üç parçadan oluşuyor: Manila’da yaşamdan canlı, hareketli ufak bir kesit, “Ne olacak?” sorusu ve karanlık, flu, basık görüntülerle yaratılan bir gerilim ve son olarak saf şiddet… Mendoza, Peping’in kararsız kalışına değindiği birkaç sahne dışında seyirciye sadece bir seyir sunuyor. Seyirciyi gerip çarpıcı şiddetle karşı karşıya bırakması oldukça başarılı ama bu filmin sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sanki 2 paragraftan ibaret bir 3. sayfa haberini filme dönüştürmek için sahneler elden geldiği kadar uzatılmış. Öyle ki Peping’in evlendiği ilk bölüm, sadece zıtlık oluşturarak sonraki kısımlardaki gerilimin ve şiddetin etkisini artırmak amacıyla filme katılmış gibi. Aslında filmde konu edilen vahşi olay, pek çok şekilde anlatılıp derinlemesine işlenebilecek bir konu ama Mendoza, konuyu işlemeye çalışmamış, sadece kameraya almış. Bir kameraman, filmin konu edindiği gerçek olaya başından sonuna eşlik edip görüntüleri paylaşsaydı teknik olarak daha zayıf ama içerik olarak aynı film olurdu.

Katliam insanda garip bir duygu bırakıyor. Film bittikten sonra gerilim ve şiddetin sizi etkilediğini hissediyorsunuz ama bu etkileme bir anlam ifade etmiyor. Gerilimin sıkıcı, şiddetin de beklenen bir şey olduğunu düşünüyor, filmden içinizde bir boşlukla çıkıyorsunuz.

Share

Paylaş

 

Festivalden Notlar – Yolda (Na Putu)

Filed under: Film — degoryan @ 20:29
Tags: , , , , ,

Yolda (Na Putu) - Luna ve Amar

Bosnalı Müslümanları anlatan Yolda’nın konusu oldukça bilindik. Adam köktendinci olur, kadın şaşkınlık içindedir. Neyse ki Yolda’da Kızım Olmadan Asla’daki gibi bir gerilim bulunmuyor. Amar, savaşta asker olarak çarpışmıştır. Pek çok Bosnalı gibi o ve eşi evinden olmuştur. Amar’ın savaşta yaşadıklarına bağlı olarak alkol problemi vardır ve bu yüzden işinden olur. Bir gün eski bir asker arkadaşı ile karşılaşır. Arkadaşı Vahabî olmuştur ki olaylar gelişir.

Şimdi durun ve filmin kalanını tahmin etmeye çalışın. Tahmin ettiklerinizin pek çoğu filmde gerçekleşecek: Amar’ın değişmesi, kadının buna anlam verememesi vb. Konu olarak orijinal olmasa da Bosnalıların yurtlarından olması, dindarlık derecelerindeki bize aşina farklılıklar filmi sıkılmadan izlememizi sağlıyor. Özellikle Amar’ın eşinin Hıristiyanların yerleştiği evini görmeye gittiği ve izleyiciye kin tutmama mesajını veren sahne çok güzeldi. Bir de Luna’nın anneannesinin söylediği Türkçe bir kelime üzerine salonda patlayan kahkahalar, ben de  ilginç bir kültürel, toplumsal birliktelik hissiyatı doğurdu.

Yolda, köktendinciliğe değinen diğer filmler gibi olayları trajediye dönüştürmeden aktarıyor. Durumları, insanları daha normal, daha soğukkanlı ele alıyor. Ne karakterlere ne de seyirciye baskı yapıyor. İlişkinin bir yönü “radikal” olarak değiştiğinde yaşananlar üzerine bilindik ama kendini izlettiren bir film olarak denenebilir.

Share

Paylaş

 

Festivalden Notlar – Amerika’nın En Tehlikeli Adamı (The Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers) 15/04/2010

Festival’de izlediğimiz ikinci belgesel Amerika’nın En Tehlikeli Adamı ile Koy’un ortak bir noktası bulunuyor.İki belgeselin de odağındaki insanlar, pişmanlık yaşayarak, dünya görüşlerinin değişmesiyle yaratılmasına yardımcı oldukları canavarlara karşı  savaşıyorlar.

Amerika’nın En Tehlikeli Adamı tabiri belgeselde hikâyesi anlatılan Daniel Ellsberg için Amerika’nın skandallarıyla ünlü başkanı Nixon’ın kullandığı bir tabir. Daniel Ellsberg Amerika’nın en tehlikeli adamı çünkü Amerika’nın Vietnam’da çevirdiği dolaplara çomak sokmuştur.

Sonradan aktif bir savaş karşıtı eylemci olacak Daniel Ellsberg savaştayken...

Daniel Ellsberg, Pentagon’un bir uzantısı olan RAND isimli bir oluşumda strateji uzmanıdır. Amerika savaşa girmeye kararlıdır ve dönemin Savunma Bakanı Mcnamara, Daniel Ellsberg’ten savaşa girilmesini kolaylaştıracak bir zemin oluşturmasını ister. Daniel Ellsberg’in abartılarla hazırladığı rapor Amerika başkanının savaş için ikna edilmesinde önemli bir rol oynar.

Daniel Ellsberg bu dönemde savaşın gerekliliğine inanmıştır. Hatta üsteğmen olarak savaşa katılır ve çatışmalara girer. Ancak giderek bu savaşın kazanılamayacağını anlar ve savaşın nedenini sorgulamaya başlar. Yavaş yavaş savaşa bakışı değişir, savaş karşıtı dostlar edinir.

Amerika’nın En Tehlikeli Adamı tarihi gerçeklerin ötesinde bir insanın, yaşadıkları ve gördüklerinin etkisiyle değişmesi, riskli olsa da bir şeyleri değiştirme fırsatına sahip olup kimsenin cesaret edemediği adımı atıp bu fırsatı kullanmasını anlatıyor. Bu adım Pentagon belgelerini basına sızdırmaktır. Amerikan basınının bu belgelerle ilgili dayanışması beni oldukça şaşırttı. Sanırım herkesin savaştan bıktığı ve gerçeklerle yüzleştiği bir nokta bulunuyor.

Daniel Ellsberg

Amerika’nın En Tehlikeli Adamı, tümüyle tarihi kayıtlarla ve olaylara bizzat şahit olanların anlattıklarıyla desteklenen başarılı bir yapım. Kronolojik bir yapıya sahip olan belgeselde Ellsberg’in yaşamının, fikirlerinin daha iyi bir şeye dönüşmesini izliyoruz. Ellsberg’in değişimi vicdanını bir miktar rahatlatmış ve ona mutluluk getirmiştir. Vietnam savaşının bitmesinde önemli bir rol oynamış ve zamanında savaşı desteklerken ayrıldığı savaş karşıtı sevgilisiyle evlenmiştir. Yani bir anlamda savaşma seviş sloganını yaşamıştır, diyebiliriz.

Amerika’nın artık çok da yabancı olmadığımız uygulamaları ile dünyanın başına nasıl çorap ördüğünü izlerken pek şaşırmayacaksınız. Ancak Amerika’nın En Tehlikeli Adamı, bütünüyle Vietnam savaşını anlatmıyor. Ellsberg ile tek başına da olsa bir insanın yapabileceklerini ve hepimizin gerçekleri görmeyi daha çok istersek, daha iyi bireyler olabileceğimizi  vurguluyor.

Vatan hainliği ile suçlanıp ciddi cezaları göze alan Ellsberg’in Pentagon belgelerini sızdırmasıyla ilgili soru soran bir gazeteciye verdiği cevap çok hoşuma gitti:

“Siz bu savaşı durdurmak için hapse girmez miydiniz?”

Share

Paylaş

 

Festivalden Notlar – Koy (The Cove) 13/04/2010

Filed under: Film — degoryan @ 16:48
Tags: , , , , , , , , ,

Koy (The Cove)

Koy, Japonya’nın karanlık yüzü yunus katliamını anlatan oldukça etkileyici bir belgesel. Koy’u insanoğlunun doğayı katletmesini anlatan pek çok belgeselden ayıran şey, doğa belgeselinden öte bir insanın itirafı olması.

Ric O’Barry eski bir yunus eğitmeni olarak günümüzde, Türkiye de dahil dünyanın her yerine yayılmış olan deniz hayvanları gösterilerinin temelini atmış, milyonlarca dolarlık bir sektörün kurulmasını sağlamıştır. Ric O’Barry meşhur Flipper dizisinde yer alan yunusları eğitmiş ve dizide rol almıştır. Flipper dizisi; yunus, katil balina (orca), fok gibi pek çok hayvanın kullanıldığı gösterilerin patlama yapmasının fitili olur. Ric, Flipper dizisinin yunuslarından biri öldüğünde bundan çok etkilenir ve ertesi gün dizide kullanılan diğer yunusları serbest bırakması nedeniyle tutuklanır.

Koy’da,  yunus katliamına parmak basmasının yanında Ric O’Barry’nin duyduğu pişmanlığı ve yaşadığı değişimi izliyoruz. Ric, hayatını tüm dünyada esaret altındaki yunusların serbest bırakılmasına adar. İnsanları bilgilendirmeye çalışmasının yanında doğrudan sonuca yönelik gösteriler yapar ve tutuklanmasına yol açacak eylemlerle yunusları serbest bırakır. Koy filminde anlatılan da bu tarz bir eylemdir ama bu eylem bir yunusun serbest bırakılması için değil binlercesinin öldürülmesini belgelemek ve dünyanın dikkatini çekmek için yapılmaktadır.

Ric O'Barry ve Ekibi

Ric O’Barry ve dikkatini çektiği çeşitli insanlar, Japonya’da hem doğal yapısı nedeniyle görülmesi zor olan hem de şiddetli bir şekilde yabancı ve de yerel gözlerden saklanan bir koyda yapılan yunus katliamını belgelemek için işe koyulurlar. Belgesel Taiji Koyu’nda yapılanları anlatırken bir yandan Ric O’Barry’nin kendi ağzından yaşadığı değişimi, yunus gösterilerinin geçmişini anlatmasını, Japonya’nın dünyanın başka yerlerinde yürüttüğü faaliyetleri izliyoruz. Bu açıdan kurgusu gayet başarılı. Bir gerilla harekatı gibi yürütülen Taiji Koyu’ndaki yunus katliamını belgeleme çalışmalarını parça parça izlerken hafif bir gerilim ve heyecan hissediyorsunuz. Ric O’Barry’nin yunuslar hakkında anlattıkları da seyirciyle duygusal bir bağ kurulmasını sağlıyor. Böylece aralarda verilen ve belgeselin argümanlarını desteklemesi için oldukça gerekli olan bilgiler, izleyiciyi sıkmadan, izleyicinin ilgisini uyanık tutacak bir biçimde aktarılıyor.

Ric O’Barry’nin dikkat çekmeye çalıştığı bu olayı belgelemek için derin deniz dalgıçları, eski bir asker, bir organizatör, bir STK üyesi gibi çeşitli insanlar el ele verip gizli kameralar, gece operasyonları vb. gibi yöntemlerle koyun bilenen ama kanıtlanmayan gerçeğini tüm dünyanın gözleri önüne çıkarmaya çalışıyorlar. Koy oldukça duygusal ama ayakları da yere basıyor çünkü argümanlarını iyi bir şekilde destekliyor. Koy herkesin izlemesi gereken, insan – hayvan ilişkisini yeniden düşünmemizi sağlayan etkileyici bir yapıt.

Son olarak filmden çıkışta yaşadığım bir olaya kısaca değinmek istiyorum. Çıkışta montumu giymeye çabalarken arkamdaki bir kadın dünya üzerindeki insanların yarısını öldürmek gerektiğini söyledi. Dönüp şaşkın şaşkın baktığımda  şaka yapmadığını, gerçekten böyle olması gerektiğini, o zaman dünyanın rahatlayacağını söyledi. Bu yorum beni çok şaşırttı; bir insan böyle bir şey söyleyerek yunusları katleden insanlardan hiçbir farkı olmadığını nasıl fark etmez ve üstüne üstlük bir de duyarlı bir insan havasına nasıl girer anlayamıyorum. Doğa ve hayattaki sorunları canlıları öldürmeden çözmemiz dileğiyle…

Share

Paylaş

 

 
%d blogcu bunu beğendi: