Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

Haberlere bir de bu açıdan bakın… 22/02/2010

Filed under: Web Siteleri — degoryan @ 18:54
Tags: , , ,

“Farklı açılardan bakmak” tartışma programlarına katılan kadın – erkek tüm zevatın dilinden düşürmediği ama pratikte uygulayamadıkları şehir efsanelerinden biridir. Halbuki tartışma programlarına katılan bu derin bilgili şahsiyetler gerçekten de tartıştıkları kişinin söylemlerine değişik açılardan bakmayı başarabilseler karşılarındakine daha iyi argümanlarla cevap vererek üstünlük sağlayabilirler. Ama tüm programlarda olduğu gibi uzmanlarımız kendi çemberleri içinde beş – altı saat boyunca dolanır, kendi kendilerine konuşmak dışında bir şey yapmazlar.

Olaylara farklı noktalardan yaklaşabilmek sadece tartışmaların genel sorunu değil. Medyanın çoğunda bu problem yaşanıyor. Haber programları tornadan çıkmış gibi (Okullarda hep aynı şey mi öğretiliyor nedir?) aynı kurgudaki haberleri sunup duruyorlar. Farklı konulardaki her haber aynı şekilde paketlenip bize sunuluyor. Bazı farklı programlara ancak reyting kaygısı daha az olan, reyting ölçümü olmayan haber kanallarında rastlanabiliyor. Fakat bu programlar da her ne kadar programın özü farklı bir haber mantığı ortaya koymak olsa bile programın konukları gene kendi çemberleri içinde kaldıkları için bir  süre sonra sıkıcı bir hâl alıyorlar.

Bence keyifli bir tartışma ancak taraflar çemberlerinden dışarı çıkıp karşı tarafın çemberine adım atıp onu orada yenmeye çalışmaktan korkmadıklarında gerçekleşebilir. Çünkü bir karşı argüman gücünü söz sahibinden aldığı kadar  karşı tarafın eleştirilecek noktalarından, temeli zayıf düşüncelerinden de alır.  Tabii ki bu açıklıkları yakalamak için donanımlı olmak gerekir ama istediğiniz kadar donanımlı olun savaş meydanına çıkmadığınız taktirde kendi düşüncelerinizle baş başa kalırsınız.

Arkadaşım Hanife Yaşar kalemini savaş meydanına çıkararak çemberinden çıkıyor. Yeni açtığı Haberlere bir de bu açıdan bakın… başlıklı blogu ile basınımızın basmakalıp haber maketlerini söküp, parçaları farklı bir şekilde yeniden birleştiriyor. X-O-X oyununda sürekli “O” yapan medyaya karşı X’i O’ların etrafına değil direkt olarak O’ların üzerine çiziyor. Böylece ezbercilikle ortaya konmuş genelgeçer düşünceyi ve bir olayın farklı yönlerini bir araya getirerek aradaki farkı görmemizi sağlıyor. Giderek daha çok üstümüzde bir vurdumduymazlık etkisi bırakan uyuşuk haberlerden bıktıysanız bir de Haberlere bir de bu açıdan bakın… blogunu deneyin.

Paylaş

Share

 

Death Note 17/02/2010

Filed under: Anime — degoryan @ 21:49
Tags: , , , , ,

“Ölüm defterine adı yazılan kişi ölür.”

Animenin adını aldığı ölüm defteri “Death Note”un (ya da Japonca telaffuzuyla Desu Nooto’nun) ilk kuralıyla yazıya başlamak istedim. Çünkü bu cümle bu seferki anime tanıtımımızın ciddi bir anime hakkında olduğunu açıkça gösteriyor.

Anime nedir ne değildir tadındaki Anime 101 adlı yazımda, animelerin sadece çocuklara yönelik olmadığından bahsetmiştim. Death Note, karanlık havası, sorguladığı ahlaki değerler ve sunduğu insan manzaralarıyla tam da büyüklere göre bir anime.

Death Note, yazar Tsugumi Ohba ile manga çizeri Takeshi Obata’nın ortak çalışması. Tsugumi Ohba  ve Takeshi Obata belki de klasik sayılabilecek bir konuyu alıp oldukça farklı bir hayal gücü çemberinden geçirip bize sunuyorlar. Zaten Anime 101 yazımda bahsettiğim gibi zengin birer hayal gücünün ürünü olan animeler temeline inildiğinde sıradanmış gibi gözüken bir konuyu şaşırtıcı bir farklılıkta sunarlar.  Bu düşüncemi Death Note ile Dexter’ı karşılaştırarak daha da açacağım ama öncesinde Death Note’un konusundan bahsetmeliyim.

Shinigami (Ölüm tanrısı) bir insanın canını, o insanın adını defterine yazarak alır. Shinigami deftere istediği şeyi yazarak ölüm şeklini belirleyebilir, ölüm biçimini belirtmeyip sadece isim yazarsa o kişi 40 saniye sonra kalp kriziyle ölür. Bu şekilde insanların canını alan pek çok shinigami (Şinigami)  vardır. Kasvetli shinigami dünyasında ölüm tanrıları sıkıntıdan patlamaktadırlar. Shinigami dünyasında ara sıra insanların canını alıp, uyuklayıp kemiklerle kumar oynamak dışında hiçbir şey yapmamaktadırlar. Canı sıkılan ve bir farklılık arayan Ryuk adlı bir shinigami, sahip olduğu ikinci Death Note’u (Normalde her shinigaminin bir defteri vardır.) nasıl kullanılacağını yazarak dünyaya bırakır.

Death Note - Light ve Ryuk

Death Note’un ana karakteri, lise öğrencisi Yagami Light, ders sırasında pencereden dışarı bakarken gökten düşen defteri görür.  Defteri alıp ilk kuralı okuduğunda pek ciddiye almaz, bir şaka olduğunu düşünür ama gene de defteri çantasına atar. Daha sonra haberlerde gördüğü, okuldaki çocukları rehin alan bir kanun kaçağının adını yazarak defteri test eder. Adı yazılan kanun kaçağı gerçekten ölür ve çocuklar kurtulur. İşte o anda Light tüm kötüleri (kendisinin kötü olduğuna karar verdiği kişileri) defteri kullanarak öldürmeye ve yeni bir dünya yaratmaya karar verir.

Shinigami Ryuk olanları izlemektedir. Dünyaya gelip kendini Light’a tanıtır. Can sıkıntısı nedeniyle dünyaya bıraktığı defteri bu “ilginç” insanın bulmasından da oldukça memnundur. Light’ın kötüleri öldürme planını oldukça ilginç bulur.

Giderek artan suçlu ölümleri tabii ki polisin dikkatini çeker ama hücresinde ölen mahkumlardan, sokakta kalp krizi geçirip ölüveren mafya liderlerine kadar tüm dünyadaki ölümlerle ilgili hiçbir ipucu elde edilemez. Sadece ülkelerin üst düzey yetkililerinin haberdar olduğu ve çözülemeyen davalarda kendisinden yardım istenen, kimliğini hep gizli tutan “L” takma adlı bir dedektif bu tuhaf olayı ele alır. Hem Yagami Light hem de L çok akıllıdırlar ve birbirlerini tanımadan sürekli bir satranç tahtasındaymış gibi zekice hamlelerle birbirlerini köşeye sıkıştırmaya çalışırlar. “L” adım adım cinayetlerin gizemini çözmeye, Light ise Death Note’un çeşitli özelliklerini kullanarak ölümlerin sırrının bulunmasına engel olmaya çalışır.

İki taraf da kendisini adaletin tecellisi olarak görmekte ve biri iyi biri kötü taraf gibi gözükse de insanlar ikisinin de yöntemlerini sorgulamaktadır. Death Note’da iyi ve kötü kavramlarının griliği işlenir. İnsanlar suçlu olsa da insanların öldürülmesinin yanlış olduğunu dile getirirler ama çoğunluk için bu görünürde savunulan  bir değerdir. İnsanların çoğu içten içe Light’ın eylemlerini desteklemektedir.  Modern toplumların ölüm cezasını kaldırması sosyal bir maske gibidir. İlkel dürtüler insanların adaleti ölümle sağlama isteklerini hâlâ canlı tutmaktadır. İşte Light bu ilkel adalet duygusunun zeki bir insanda vücut bulmuş hâlidir. “L” ise sağ duyuyu temsil etmekte ama o da gri bir bölgededir. “Kötüyü yakalama” hedefine ulaşmak için her şeyi yapmaya eğilimlidir ve amacı iyi olduğu sürece sadece kendi kararları doğrultusunda hareket etmeyi kendine hak görmektedir. Suçluları öldüren bir katil ve onu yakalamaya çalışan, yöntemleri kuşkulu bir dedektif… Görünüşte toplumun uzak uçlarında duran ama aslında pek çok noktada birbirlerine benzeyen bu iki dahinin kazanmak için yaptıkları hamleler izleyiciyi şaşırtıyor ve animenin başarılı kurgusu sizin sürekli olayların nasıl gelişeceğini merak etmenizi sağlıyor.

Death Note - L

Hikayenin akışı L ve Light’ın çarpışmasıyla ilerlerken diğer karakterler de olaylar geliştikçe değişiyorlar; kimisi ölüyor, kimisi hayata tutunuyor, istemedikleri tercihler yapmak zorunda kalıyorlar… Şimdiye kadar izlediğim animeler içinde en iyi kurguya Death Note’un sahip olduğunu söyleyebilirim ama ne yazık ki büyük bir kusuru var. Death Note L ve Light’ın birbirlerine karşı verdiği mücadelenin çözüldüğü noktada bitmeyip reytinglerin etkisiyle bir şekilde devam ediyor. Maalesef bu noktadan sonra da hikâyede belirgin bir uzatma çabası hissediliyor. Zaten bu noktadan sonra düşen reytingler nedeniyle genelde animelerde pek görülmeyen bir buçuk sezon sayısına karşılık gelen 37. bölümde bitiyor.

Death Note’un müziklerine ve alt yazı gruplarına değinmeden önce yazının başında bahsettiğim Dexter – Death Note karşılaştırmasına gelelim. Yayın hayatına Death Note’dan sonra başlayan Dexter, katilleri öldüren bir seri katili işliyor. Dexter da eşimle severek izlediğimiz, bol bol iç konuşmaların olduğu, kurgusu, karakterleri çok başarılı bir drama. Küçükken annesinin gözleri önünde öldürülmesi nedeniyle Dexter  önüne geçemediği bir öldürme içgüdüsüyle büyümüştür. Bu içgüdüyü fark eden üvey babası Dexter’i katilleri cezalandırmaya yönlendirir. Polis olan üvey babası, yakalanmaması için Dexter’a  kusursuz bir cinayetin inceliklerini öğretir, böylece Dexter kötüleri öldüren bir seri katile dönüşür.

Dexter suçluların öldürülmesi, insanların ilkel dürtüleri, adaletin kişisel duygular ve kararlarla verilmesi gibi konuları katilleri öldüren seri katil hikayesi çerçevesinde işliyor. İlk bakışta oldukça ilginç gözüken bu fikir bence Death Note ile karşılaştırıldığında o kadar da farklı ve ilgi çekici durmuyor. Psikolojik açıdan bu konuları Dexter daha iyi işliyor. Ama Death Note’un bu temel insani konuları Ölüm Tanrısı, Death Note gibi unsurlarla zenginleştirerek anlatması onu çok daha ilginç kılıyor.

Death Note’un alt yazı durumu biraz karışık. Çeviri grupları içinde en beğendiğim Toriyama’s  World idi. Cümlelerin oldukça düzgün olmasının yanında özellikle Ryuk’un konuşamaları için kullandıkları farklı yazı fontu gerçekten hoştu. Ne yazık ki sadece 12 bölüm alt yazı yaptılar. Daha sonra gene iyi gruplardan Animanda ilk 12 bölüm de dahil 31. bölüme kadar alt yazı hazırladı. Tercih edilen gruplardan biri de 17. bölümden 35’e kadar çeviri yapan Kuro-Hana’ydı. Bu karmaşayı değil de tüm bölümleri  tek bir çeviri grubundan izlemek isterseniz TSR alt yazı grubununkileri indirebilirsiniz. Bu arada Death Note için Türkçe alt yazı bulunuyor. ANT adlı bu grubu İngilizce konusunda sıkıntınız varsa deneyebilirsiniz ama uyarayım:  Çeviride pek çok hata, bozuk cümle, çevrilmeyen yer ve eksikler bulunuyor.  Death Note’un Anidb’deki sayfası: Death Note

Death Note’un geri plan müzikleri karanlık havasına gayet uygun. Gerilim, merak, şüphe vb. duygularla bezeli sahnelerde müzikler uyumlu geçişler yapıyor ve çok ön plana çıkmayarak dikkatinizi dağıtmıyor.  İlahi benzeri müzikleri de yeni bir dünya yaratmaya soyunan Light’ın tanrıcılık temasını destekliyor.  Death Note’un iki açılış (OP) ve kapanış (ED) parçası bulunuyor.  İçlerinden en beğendiğim Nightmare’in The World adlı parçası. Parça güzel ama maalesef grubun çok fena bir emo hali var. O yüzden grubun değil Death Note’un görüntülerinin olduğu bir videosunu ekliyorum.

Death Note ED 1: The World – Nightmare

Death Note animeye başlamak için en iyi tercihlerden biri. Özellikle izleyiciyi şaşırtan, merakta bırakan dizilerden hoşlanıyorsanız Death Note tam size göre. İnsanların hırslarını, ilkel dürtülerini; adalet kavramını, sosyal hayattaki gri noktaları sürükleyici ve kesinlikle zekice bir senaryoyla işliyor. Yazıya Death Note’un ilk kuralıyla başlamıştım, izlerken oldukça güldüğüm, güzel bir kara mizah örneği olan Lİght ve Shinigami Ryuk arasındaki bir diyalogla da bitiriyorum. Klasik müzik severlerin kaçırmaması gereken bir sonraki Anime tanıtımım Nodame Cantabile olacak. Herkesi beklerim.

“Light – İlk olarak dünyayı temizlemek için büyük suçluların adlarını yazdım. Yakında kimse suç işleyemeyecek. Bariz bir şekilde cezalandırılmayı hak edenleri direkt kalp krizi ile, ahlaksız insanları ise hastalıklar ve kazalar yoluyla öldüreceğim. Böylece dünya giderek daha iyi bir yer hâline gelecek.  Dünyada, sadece benim iyi olduklarına karar verdiğim insanlar kalacak.

Ryuk – O zaman dünyada kalan tek kötü insan sen olacaksın.”

Paylaş

Share

 

Tıkanma (Choke) 01/02/2010

Tıkanma (Choke) - Denny ve Victor

Dövüş Kulübü’nü ilk izlediğimde çok beğenmiştim. Kurgusunu, anlatımını çok beğenmiştim. Sonra bu filmin bir kitaptan uyarlandığını öğrendim ve gördüm ki; herkes Dövüş Kulübü filmini ve Brad Pitt’i biliyor ama bu filmin bir kitaptan uyarlandığını bilenlerin sayısı az, hatta kitabın yazarını bilenler daha da az. Dövüş Kulübü’nün ve şimdi tanıtacağım filmin uyarlandığı kitabın yazarı Chuck Palahniuk, pek kimsenin yanaşmadığı konuları, insanları işliyor. Romanlarının tam olarak birer yeraltı edebiyatı çalışması olduğunu söyleyebiliriz. Hatta Ayrıntı Yayınları da Chuck Palahniuk kitaplarına yeraltı edebiyatı dizisinde yer veriyor.

Dövüş Kulübü’nü izleyip beğendikten çok sonra, filmin kitabını bir arkadaşımın bana vermesi ile Chuck Palahniuk’u tanıdım. Filmlere karşılık kitapları tercih eden biri olarak da önce kitabını okuma fırsatını kaçırdığım için hayıflanmıştım. (Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni hâlâ bitirmediğim için filmini de hâlâ izleyemedim.) Kitabı şaşkınlıkla okudum. Şaşkınlığımın nedeni, Palahniuk’un ne kadar iyi yazdığı değil, kitabın filme ne kadar iyi aktarıldığını anlamamdı. Hepimiz biliriz ki romanlar asla filmlere tam olarak aktarılamaz. Bu durum hem herkesin bir romanı okurken farklı şeyler hayal etmesiyle hem de romanların bir filme sığdırılamayacak kadar çok duygu, düşünce ve diyalogla dolu olmasıyla ilgilidir. Kitapseverlerin (benim de) sıklıkla kullandığı bir cümle vardır: “Kitabı daha iyi.” Dövüş Kulübü’nden önce bu cümleyi kurmadığım bir kitap uyarlaması hiç olmamıştı. İtiraf etmek istemesem de filmini kitabından daha iyi bulduğum yegâne kitap Dövüş Kulübü’dür.

Eşim Dövüş Kulübü’nü izlememiş ama kitabını okumuş ve çok beğenmişti. Beraber Palahniuk’un diğer kitaplarını da denemeye karar verdik. Bunların arasından Tıkanma epey ilgimizi çekmişti. Kitabı çok beğenmiştik, daha sonra film festivalinde filmini izledikten sonra beğenimiz daha da arttı. Tıkanma’nın filmi, Dövüş Kulübü’nde olduğu gibi aynı etkiyi bırakmadı bende. Yani rahatlıkla kitabı daha iyi, diyebilirim ama bu durum filmin çok iyi olduğu gerçeğini değiştirmez. Sanırım Palahniuk’un tarzında, kurgusunda bir şeyler var çünkü romanları filme çok başarılı bir şekilde aktarılıyor. Belki de yönetmenler ve senaristler Palahniuk’tan uyarlama yaparken  daha özenlidirler kim bilir.

Yazının başında değindiğim gibi Palahniuk, her gün sokakta gördüğümüz ama tanımadığımız, belki de tanımak istemeyeceğimiz, toplumun kıyısındaki insanları işliyor. Filme seks bağımlılarının katıldığı bir terapi grubundaki insanları tanıyarak başlıyoruz ki kahramanımız Victor Mancini de bu gruptadır. Victor özel bir hastanede tedavi gören annesinin masraflarını karşılayabilmek için tıp fakültesini bırakmış, 1800’ler Amerika’sını canlandıran bir turist gezinti merkezinde çalışmaya başlamıştır. Arkadaşıyla beraber eski Amerikalılar gibi giyinip turistlere, tarih öğretmenlerinin getirdiği küçük çocuklara eski Amerika’yı anlatmaktadır. Tabii özel hastanenin parasını sadece bu işle ödemesi mümkün değildir. Victor’un asıl para kazanma yöntemi hem ruhsal hem de maddi açıdan doyurucudur. Victor çeşitli restoranlara gidip boğazına yemek kaçırdıktan sonra paralı birinin kendisini boğulmaktan kurtarmasını sağlar. Kurtarılma anında içten içe ihtiyaç duyduğu ebeveyn sevgisini hissetmektedir. Kendisini ölümden kurtaranların çocuğu oluverir bir anda. İlgiye ve dikkate muhtaçtır. Kendisini kurtaranlar bu olaydan sonra onunla ara ara ilgilenmeye devam ederler hatta Victor ihtiyacı olduğunu söylediğinde para da gönderirler. Ne de olsa Victor’un hayatından sorumludurlar artık.

Kitabın ve filmin adını aldığı bu tıkanma hadisesi iki taraflı bir ilişki doğurur. Victor’u kurtaranlar hayatlarında çok önemli bir şey başarmış olurlar. Bir insanın hayatını kurtarmak kendilerine güvenlerini artırır, tekdüze hayatlarında bir şey başardıklarını düşünürler. Victor da onlardan çeşitli bahanelerle para sızdırarak annesinin hastane masraflarını karşılar. Ayrıca Victor kurtarılma anında tüm sorunlarını unutmakta, ilginin tadını çıkartarak kendini, onu kurtaran insanların teselli eden, ona sarılan kollarına bırakmaktadır. Tıkanma durumu, Victor’un para kazanma ve ruhsal olarak rahatlama yöntemlerinin dışında ayrıca Victor’un hayatının hiçbir yöne ilerlemamesi, kısır döngünün içinde olmasıyla da ilgilidir. Victor seks bağımlılığına ve annesine takılıp kalmıştır. Annesi ile olan ilişkisi dengesizdir. Çocukluğu karşılanmayan duygusal beklentiler ve oradan oraya sürüklenmelerle doludur.

Victor’un çocukluğunu, annesiyle olan ilişkisini ara ara karşımıza çıkan geri dönüşlerle görürüz. Annesi uslanmaz bir aktivisttir. Toplumun vandalizm olarak gördüğü eylemlerle, insanları bilinçlendirmeye çalışmaktadır. Örneğin büyük süpermarketlerdeki saç boyalarının kutularının değiştirir, hayvanat bahçesindeki tüm hayvanları serbest bırakır vb. Bu süreç içerisinde de hapse girer, çıkar, polislerden kaçar. Victor, annesinin durumu yüzünden bakıcı ailelerinin yanındadır çoğunlukla. Tabii annesinin gelip onu kaçırdığı zamanların dışında… Annesi polisten kaçmadığı ya da serbest olduğu tüm zamanlarda gizlice Victor’un yanına gelir. Yasak dinleyen biri olmadığı için onu bakıcı aileden kaçırır ve yollara düşer. Annesi her fırsatta oğlunun yanındadır ama onunla bir anne gibi vakit geçirmez. Onu da sürekli bir bilinçlendirme çabası içerisindedir. Hayat dersleri vermeye çalışır. Victor annesine belki borçlu olduğunu düşündüğünden, belki sadece annesi olduğu için hayatını onun bakımına adamıştır bir anlamda. Ama hafızası yerinde olmayan annesi onu tanımaz bile ki kendini hiçbir şeyi umursamayan biri olarak gören Victor içten içe bu duruma incinmektedir.

Film temel olarak Victor’un bu iki tıkanıklığını aşmasına yöneliktir. Victor’un çevresindeki diğer tıkanmış insanlar yavaş yavaş değişirler. Hatta hastanedeki akıl sağlığı pek yerinde olmayan yaşlı kadınlar Victor sayesinde daha iyi olurlar. Akıllarını kurcalayan, onları tıkayan engellerden azat olurlar. Victor’un onun gibi seks bağımlısı olan en yakın arkadaşı terapide aşama kaydeder ve onu bağlayan zincirlerden kurtulur. Hastanede tanıştığı ve kabul etmek istemese de aşık olduğu bir doktor ve annesinin günlüğü Victor’u sürekli kurtulmaya çalıştığı bir değişim girdabına çeker. Victor kötü bir insan olduğunu düşünmektedir, daha iyi ve sağlıklı birine dönüşmek istemez.

Palahniuk, Victor üzerinden iyi ve kötü kavramlarıyla oynamaktadır. Victor insanlara kötü davrandıkça insanlara ondaki iyiliği görür ve onu gıcık ederler. İyilik ve kötülük kavramları Victor’un nezdinde birbirinden ayrılırken çevresinde gelişen olaylar ve insanlar bu iki kavramın karıştığını ve ne kadar da göreceli olduğunu kanıtlamaktadır sürekli. Herkesin güzel ya da değiştirmek istedikleri yönleri vardır ve umutsuzluğa kapılmamak gerekir.

Victor’un tıkanık hayatının tıpasının yavaş yavaş gevşemesini Palahniuk gerçekten ilginç ve absürt olaylar eşliğinde aktarır. Filmi fazla açık etmeden Chuck Palahniuk’un öyküsünün sarmaladığı ilginç ve simgelerle dolu öğelerinden örneklerle yazıyı bitirmek istiyorum: Seks bağımlıları, restoranlarda boğulmalar, İsa’nın sünnet derisi, İsa’nın klonu bir çocuk, mastürbasyon yapmadığı her gün büyük taşlar toplayan Victor’un arkadaşı, havaalanları ile hastanelerde gerçekte ölüm, terörist saldırısı gibi anlamlara gelen şifreli anonsları öğreten bir anne (Pamela Cosgrove isminin anons edilmesi havaalanında silahlı bir terörist olduğunun göstergesidir.) ve Victor’un tıkanıklığı açan aşkın (Aşk her şeyin ilacı mıdır?)  kaynağı “hasta” bir doktor…

Paylaş

Share

 

 
%d blogcu bunu beğendi: