Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

En İyi 10 Oyun Müziği (Bana Göre:) 20/01/2010

Bilgisayarlarda ses kullanımı mümkün olduğundan bu yana oyunlarda müzikler kullanılıyor. İlk oyun müzikleri kulağa atari sesleri derlemesi gibi gelen basit şeylerdi. Artık besteciler orkestralarla çalışarak oyunlar için gerçekten çarpıcı parçalar yaratıyorlar.  Oyun müzikleri bir anlamda film müziklerine benzer. Film müzikleri  ikiye ayrılır: Film boyunca arka planda duyduğumuz, sahneleri güçlendiren ve onların daha etkili olmasını sağlayan genellikle orkestraların çaldığı müzikler… Örneğin Starwars, Jaws ya da bir televizyon kanalımızın haberlerde sürekli çaldığı Karayip Korsanları’nın müzikleri. Bir de film içinde kullanılan ya da sadece filmin albümüne dahil edilen çeşitli grupların ve şarkıcıların parçaları… Örneğin: Mad World (Gary Jules ve Michael Andrews) – Donnie Darko, Bang Bang (Nancy Sinatra) – Kill Bill, Die another (Madonna) – James Bond Die Another Day.

Oyun müziklerinde de buna yakın bir ayrım yapılabilir. Çoğunlukla oyunların ana tema (theme) diyebileceğimiz bir açılış müziği bulunur. Bir anlamda oyunu temsil eden müzik diyebiliriz bunlara. James Bond’un, Pembe Panter’in o herkesin bildiği müzikleri gibi… Bu temalar tabii oyun içinde de kullanılırlar. Bir de oyundaki duruma, ortama, sahneye vb. göre değişen – filmlerdeki gibi – görüntüleri destekleyen ve oyundaki o anın daha etkili olmasını sağlayan müzikler vardır. Ben iki türden de seçimler yaptım.

Müzikleri seçerken kriter olarak parçanın oyunun atmosferi ile ne kadar uyumlu olduğuna; oyunun, sahnenin havasını oyuncuya ne kadar hissettirdiğine dikkat ettim. Tabii ki bu yüzden oynamış olduğum oyunlardan seçtim. Sizlerin de çok sevdiği oyun müzikleri olabilir. Hani, yahu bu adam niye falanca harika müziği seçmemiş, derseniz; nedeni o müziğin kullanıldığı oyunu oynamamamdır. Parçaların tarzları oldukça karışık. Kimi parçalar oyunu oynamayanlara tuhaf gelebilir ama dediğim gibi oyunun atmosferini çok güzel tamamlayan parçalar bunlar. Kimileri de oyun olmadan yalın halleriyle de oldukça güzeller. Neyse listeye geçelim. Umarım içlerinden beğendiğiniz parçalar çıkar, böylece sizlere dinleyecek hoş parçalar önermiş olurum.

İŞTE EN İYİ OYUN MÜZİĞİ LİSTEM

10. No One Lives Forever – Theme: Yakın arkadaşım Batu ile zamanında deli gibi oynadığımız bir oyundu. Benim oynadığım nadir FPS’lerden biridir. Oyunda 50’li yıllarda dünyayı ele geçirmeye çalışan kötü adamlarla mücadele eden kadın ajan Kate Archer’ı oynuyorduk.  Ajan filmleriyle hafiften dalga geçen esprili ve çok eğlenceli bir oyundu.

9. Hitman Blood Money – Theme: İlk Hitman oyununu pek de beğenmemiştim. Sevgili bacanağım Aytaç bana 4. oyunu önerdi, hatta biraz gösterdi. Bu oyuna bir şans daha vereyim dedim ve görevlerin oldukça iyi tasarlandığını gördüm. Oyunun açılış müziği Schubert’in Ave Maria’sı gerçekten etkileyici, ama bu oyunda görmek şaşırtıcı…  Hem oyunun atmosferiyle pek bağdaştıramadığım hem de direkt olarak oyun için yapılmış bir beste olmadığından ( doğal olarak) alt sıralar da yer verdim.

8. Mass Effect – Vigil: Mass Effect son dönemlerde çıkan en iyi RPG’lerden (Role Playing Game – Rol Yapma Oyunu) biri. Bir uzay filmini andıran bilimkurgu temalı oyunun müziği; bir insanın sonsuz uzayın etkileyiciliği karşısındaki yalnızlığını, uzayın sükünetinin insanın karmaşasından ne kadar farklı olduğunu hatırlatıyor. Parçayı dinlerken, kendinizi tek başınıza uzayın derinliklerindeki galaksileri, yıldızları sükunetle izlediğinizi hayal ediyorsunuz. Tabii oyunu oynayanlar… Parçanın fütüristik newage tarzı, oyuna cuk oturuyor. Oyunun diğer müzikleri de atmosfer ile çok uyumlu. Zaten seçim yaparken ana tema ve bu parça arasında kaldım. Ana temasını da denemenizi tavsiye ederim.

7. Diablo 1 ve II – Tristram Village Theme: Diablo oynarken mouse bozan çok olmuştur. Kardeşimle nöbetleşe oynuyorduk. Yaz tatilinde sabah ben, öğleden sonra o oynardı. İnsanı bu kadar saran başka bir aksiyon RPG yapılmamıştır. Yapım aşamasındaki üçüncüsünü ısrarla bekliyoruz. Oyun şeytani yaratıkların dünyaya yayılmaya çalıştığı  fantastik bir dünyada geçiyor. Tristram adlı köy de oyunun ana mekânıdır. Müzik oyundaki gizem havasını çok güzel yansıtıyor. Köyde hem bir dinginlik hem de insanları rahatsız eden gizemli bir hava vardır.

6. Fallout 3 – Theme: Elder Scrolls serisinin yapımcısı Bethesda, son Elder Scrolls oyunu Oblivion ile oyunun hayranlarını hayal kırıklığına uğrattıktan sonra açıkçası Fallout’tan pek umudum yoktu. Çok kaliteli bir RPG olan ve nükleer savaş sonrası (Post- apocaliptic diyor yabancılar.) dünyada geçen Fallout serisinin haklarını satın alan Bethesda, riskli bir işe girişmişti. Ama bence altından gayet güzel kalkmışlar. Özellikle oyunun nükleer savaş sonrası atmosferi çok iyi yansıtılmış. Hayatta kalmanın zor olduğu, sürekli savaşmak gereken, ıssız, vahşi bir dünya. Müzik de bu atmosferi tamamlıyor. Oyunun sloganı: Savaş asla değişmez…

5. Civilazation IV – Theme: Sid Meier’in klasik strateji oyunu Civilazation’da bir uygarlığı taş devrinden uzay çağına kadar yönetiyorsunuz. Komşu uygarlıklarla mücadele ediyor, ticaret yapıyor; dünyaya yayılmaya çalışıyorsunuz. Uygarlığınızın ne yönde ilerleyeceği de size kalmış. Teknolojileri, icatları, devrimleri siz seçiyorsunuz. Oyunun açılış müziği, insanlığın beşiği Afrika ezgileriyle insanın direkt aklına takılan bir parça.

4. Monkey Island 3- A Pirate I Was Meant To Be: Şarkı, en sevdiğim adventure oyunu Monkey Island serisinin üçüncü oyunundan oldukça komik bir bölüme ait. Karayipler’de geçen korsan temalı oyunun kahramanı Guybrush Threepwood, tayfalarına bir türlü iş yaptıramadığından gemi ilerleyememektedir. Çalışmalarını isteyen Guybrush’a karşılık tayfalar şarkı söylemeye başlarlar.  Guybrush ne dese, tayfalar Guybrush’un söylediği son kelimeyle kafiyeli bir bölüm bulup sürekli şarkıya devam ederler.  Guybrush da en sonunda kafiye bulamayacakları bir kelime kullanır. Ancak bu esprili şarkının tam olarak tadına varmak için oyunu oynamak ve Monkey Island karakterlerini, dünyasını tanımak gerekiyor.

3. Portal – Still Alive (Kapanış Parçası): Meşhur Halflife serisinin yapımcısı Valve’nin Portal adlı oyunu, son zamanların en yaratıcı oyunlarından biri. Oyun, bir bilgisayarın yönettiği, birbirine bağlı odalardan oluşan labirentvari bir deney alanında geçiyor. Denek olan kahramanımız, gözlerini bir odada açar ve bilgisayar, deneyi anlatmaya başlar. Elinizde boyut kapıları açan iki alet vardır. Aletler, bu boyut kapılarını deney alanı içerisinde istediğiniz yerde açmanızı sağlar. Bir boyut kapısından girildiğinde öbür boyut kapısından çıkılmaktadır. Bu mantığı çeşitli biçimlerde kullanarak her odanın çıkışına varmaya çalışırsınız. Oyun boyunca labirentteki fare gibi bulmacaları çözüp, bir odadan diğerine geçerek deney alanından kurtulup özgür kalmaya çabalarsınız. Oyun sonundaki müzik şirin bir parça. Oyunu bitirdiğimde sözleri yüzünden katıla katıla gülmüştüm. Oyunu oynayanlar bilirler…

2. Monkey Island – Theme: En sevdiğim oyunlardan biri olan Monkey Island’dan iki parça almak durumundaydım. İkisi de çok güzel çünkü. Birinci oyundan bu yana Monkey Island’ın ana müziği, oyunun neşeli havasını temsil ediyor. Ayrıca parçanın tarzı Karayipler’de geçen oyunla oldukça uyuşuyor: Egzotik ve eğlenceli… Oyun hakkında bir fikrinizin de oluşması için 3. oyunun girişinin olduğu bir video seçtim. İşte içinizi kıpır kıpır yapacak, sizi keyiflendirecek bir parça…

1. The Elder Scrolls Morrowind – Theme: Birinci parça için Monkey Island’ın ve Morrowind’in açılış müzikleri arasında kaldım. En sonunda hem oyunun atmosferini tam olarak hissettiren hem de oyundan bağımsız olarak da oldukça etkileyici bir parça olan Morrowind’i seçtim. (Devam etmeden önce tavsiyem, dinlerken sesi iyice açmanız.) Morrowind fantastik ve egzotik bir dünyada geçen bir RPG oyunu. Tuhaf ırklar, değişik canlılar, dev bitkiler, oyunun geçtiği kıtada seyahat etmenizi sağlayan dev yaratıklar, birbirinden farklı coğrafi bölgelere sahip kocaman bir kıta… Oyuna, bu kıtaya gelen bir gemide köle olarak başlarsınız. Tahta bir geminin gıcırtıları ve dalgaların sesi gelmektedir. Gözlerinizi açtığınızda diğer bir köle isminizi sorar ve birazdan kıyıya yanaşacağınızı söyler. Gemiden çıkar, limandaki ofiste kaydınızı yaptırsınız. Devlet adına çalışmak üzere serbest bırakılırsınız. Etrafta insanlar dolaşmaktadır. Devasa bir dünyayı keşfedeceğiniz, pek çok insan ve değişik ırklardan yaratıkla tanışacağınız, savaşacağınız, ünleneceğiniz, tanrılarla karşılaşacağınız bir yolculuğa adım atarsınız. İşte Morrowind’in müziği sizi bu fantastik ve egzotik dünyayı keşfe çıkmaya, destansı olaylarda rol almaya davet ediyor.

 

Naruto – Naruto Shippuuden 18/01/2010

“Uzun zaman önce şeytani bir tilki ortaya çıktı. Bu tilkinin dokuz kuyruğu vardı.  Kuyruklarını savuruşuyla dağları ufalayabilirdi. Onu yenmek için pek çok pek çok shinobi dövüştü. Sonra bir shinobi çıktı ve bu şeytanı yenmek için kendi canını feda etti. O, dördüncü hokage idi.”

Naruto, Sasuke, Sakura, Kakashi, İruka

Masashi Kishimoto’nun Japonya’nın en popüler mangalarından olan Naruto’nun animesi, bu cümlelerle başlıyor. Konuya ve karakterlere değinmeden önce neden Naruto’yu seçtiğimi anlatayım.

İstanbul Üniversitesi Dağcılık Klübü’nden arkadaşım Doğa Naruto adlı bir animeden bahsediyordu ama bir türlü izleme fırsatım olmamıştı. Birgün içlerinde 202 bölümün olduğu 9 DVD ile çıka geldi ve böylece anime dünyasına adım atmamı sağladı. Eve gelip ilk DVD’yi takıp ilk bölümü izlediğimde “Fena olmayan bir çizgi film.” olarak düşünmüştüm ama elimde 202 bölüm vardı ve izledikçe ne kadar keyif aldığımı ve bir sonraki bölümü ne kadar çok izlemek istediğimi fark ettim. Çok sürükleyici ve akıcıydı. Bölümler art arda birbirlerine çok güzel bağlanıyorlardı. Elimde çok fazla bölüm olması da büyük avantajı. Herkese de böyle izlemelerini tavsiye ederim. Sezonları bitmiş ya da epey ilerlemiş bir anime izleyecekseniz önce pek çok bölüm indirin öyle başlayın, derim. Çünkü animeler, açılış ve kapanış şarkılarını çıkartırsanız 23-25 dakika sürer. Yani genellikle 26 bölüm olan bir sezonu aşağı yukarı 10 saatte bitirebilirsiniz. Ara vermeden 10 saat anime izledim mi hiç, hatırlamıyorum. Naruto’da yaklaşmışımdır muhtemelen. Şu an Naruto’yu haftalık takip etmeye devam ediyorum ve bir hafta beklemek zor geliyor. Neyse dediğim gibi elimde bir sürü bölüm vardı, izlemeden duramıyordum. Bu farklı ve zengin hayal gücünün ürünü çizgi filme kendimi kaptırmıştım. Hatta şu an size anlatırken de anime hakkında bilgi vermek yerine anime sevgimin nasıl başladığını anlatmaya kaptırdım kendimi. İşte ilk anime incelemesi için Naruto’yu seçmememin nedeni de buydu zaten.

Kishimoto’nun yaratığı dünyada devletler, merkezi başkentlerde bulunan ninja organizasyonları tarafınfan korunurlar. Açılış cümlesinde geçen shinobiler bunlardır. Ninja batıda kullanılan bir terimdir Japonlar ise shinobi (şinobi) derler, bu yüzden yazının kalanında ben de shinobi olan orijinal adlarını kullanacağım. Shinobileri bir nevi ülkelerin askeri gücü olarak düşünebiliriz. Ülkeyi dış düşmanlara karşı korurken aynı zamanda ülke içindeki suçlularla da mücadele ederler. Naruto dünyasında Shinobiler klasik uzak doğu sporlarının yanında doğu ülkelerinde insanın iç enerjisi olduğuna inanılan chakralarını kullanarak çok çeşitli büyüler yapabilirler. Bu büyelere ninjutsu adı verilir. Örneğin kahramanımız Naruto’nun en sık kullandığı ve onunla özdeşleşmiş “Kage bunshin no jutsu” adlı jutsu, yapan kişinin kendisinin klonlarını yaratmasını sağlar. Naruto ile özdeşleşmiştir çünkü hem Naruto bu jutsuyu çok kullanır hem de tek seferde herkesten çok klon yaratabilir.

Söz ettiğimiz ülkeler “kage” denilen yöneticiler tarafından yönetilir. Kahramanımız Naruto’nun yaşadığı Ateş ülkesinin yöneticilerine hokage adı verilir. Ateş ülkesinin 4. hokagesi ülkeye saldıran dokuz kuyruklu şeytani dev tilkiyi yenmek için özel bir jutsu kullanır ve canını feda eder. Bu jutsu esnasında, daha sonra ülkeyi savunması ve bir kahraman olması için tilkinin ruhunu, o sırada bebek olan Naruto’ya aktarıp ruhu kilitler. Böylece Naruto  tilkiyi içinde hapis tutarken  tilkinin devasa chakra kapasitesinden yararlanabilecektir. Fakat pek çok insanın bu şeytani tilki nedeniyle ölmesi yüzünden ülke halkı Naruto’yu tilkinin kendisi gibi düşünmekte ve ondan nefret etmektedir. Halkın Naruto’ya tilkiyle ilgili herhangi bir şey söylemesi yasaktır ki yeni jenerasyon çocukların bundan haberi yoktur ama ebeveynlerinin etkisiyle onlar da Naruta’ya pek iyi davranmazlar. Çoğu zaman Naruto’yu görmezden gelirler. Öldükleri için anne ve babasını hiç tanımamış olan Naruto, çevresindeki insanlara kendini kabul ettirmek için sürekli yaramazlıklar yapan haşarı bir çocuk olup çıkar. En büyük hayali bir gün hokage olmak ve ülkeyi koruyarak insanların onu kabul etmesini sağlamaktır. İşte anime, Naruto’nun shinobi okulunda bir sonraki aşamaya geçmesiyle başlar. Burada ikinci hocası Kakashi (Kakaşi) ve Anime’nin diğer baş karakterleriyle tanışacaktır: Sakura ve Sasuke (Saske)

Karakterler

Naruto Shippuuden

Kishimato, mangayı hazırlarken hem karakterler hem de kurgu olarak çok başarılı bir çalışma yapmış. Naruto’nun çevresindeki karakterler sadece çeşitlilik olsun diye bulunmazlar. Pek çok karakteri geçmişleri ile birlikte tanırız. Kishimato karakterlerin kişiliklerini, özellikle geçmişte yaşadıkları olaylara bağlar. Kötüler sadece kötü değillerdir, eylemlerinin altında geçmişlerinde yaşadıkları bazı olaylar yatar ya da tutkularıyla hareket ederler. Çok fazla güç ya da intikam isterler. Bunları hep nedenleriyle görürüz. İyice küçük çocuklara hitap edenler dışında, animelerin çoğunda olduğu gibi karakterler belli kalıplar içinde kalmazlar. Olaylar ve diğer karakterlerle ilişkileri doğrultusunda değişirler, gelişirler. Hatta Naruto’nun özelliklerinden birisi insanları daha iyiye doğru geliştirmesidir. Asla pes etmeyen ve kararlı karakteri ile onları etkiler. Karakterler arası çatışmalar ve ilişkiler de değişkendir, ne olacağı belli olmaz.  Kishimato sıklıkla şaşırtmayı seviyor.

Naruto hayranları arasında en sevilen iki  muhabbet konusundan biri normalde dövüşmemiş karakterlerin güçlerini hesaba katarak kimin kazanacağı üzerine konuşmak, diğeri de karakterleri birbirine yakıştırmak suretiyle (fan pairing) kimin kimle birlikte olacağını tahmin etmek ya da kendi eşleştirmesini delicesine savunmak. Bu konuda ciddi ciddi oturup, anime ve mangadan diyaloglar ve sahneleri yorumlayarak savunduğu çift için uzun yazılar yazanlar var. Naruto forumlarına bakarsanız şu şekilde pek çok başlık görebilirsiniz: Naruto x Sakura (NaruSasu), Naruto x Hinata (Naru x Hina), Sasuke x Sakura( SasuSaku), Shikamaru x Temari (ShikaTema) vb. ve hatta ikisi de erkek olan animenin baş karakteleri Naruto x Sasuke (NaruSasu) bile var. Japonya’da eşcinsellikle ilgili de epey anime bulunuyor ama Naruto’da böyle bir durum yok. Naruto hayranları bunları eğlence olsun, diye yapıyorlar. Shounen tipi olan Naruto’da öyle pek romantizme yer yoktur. Kishimato bir miktar katsa da temel olarak aksiyon türünde olduğu için karakterler buna göre hareket ederler.

Not: Animeyi izleyenler veya izleyecek onlarlar merak edebilirler. Naruto sürekli olarak ilk kısımda cümlelerini “Dattebayo” kelimesi ile bitirir. Bu kelimenin anlamı Naruto’ya ilk başlayanlarca epey merak edilir. Bir anlamı yok arkadaşlar. Naruto cümlelerin sonundaki fiillere bu şekilde vurgu katar: fiil kökü+tte bayo, dattebayo. Japonca’da cümle sonlarına, ifadenin kulağa çocukça, ciddi, yumuşak vb. gelmesi için anlamı olmayan sesler eklenebilir.

Kurgu / Hikâye

Dokuz Kuyruklu Şeytani Tilki Kyuubi

Kishimato’nun çok başarılı olduğu diğer bir nokta da kurgu. Hikâye ilerledikçe okuyucuyu / izleyiciyi şaşırtan pek çok durum yaratıyor. Hikâyenin düğümleri ve çözümleri çok güzel kurgulanmış. Geçmişe dönüşler, sırların açığa çıkması, karakterlerin bilmediğimiz yönleri vb. önce merak duygusunu iyice artırıyor, ardından hayrete düşürüyor. Bu yüzden insanı oldukça saran bir anime Naruto. Ancak Kishimato ile ilgisi olmayan filler bölümler için bunu söyleyemeyeceğim. Şu an için iki kısımdan oluşan Naruto’nun ilk kısmında  filler sayısı gerçekten çok fazla ve çoğunlukla bir kaç bölümde biten konulara sahipler. Yani daha epizodik. İlk kısımdaki (220 bölüm) olayların 2 yıl sonrasından devam eden (Bu araya dair geri dönüşler mevcut.)  Naruto Shippuuden adlı ikinci kısımda (Yazının yazıldığı anda 143. bölüme ulaştı.)   bulunan fillerların sayısı hem daha az hem de fillerlar daha başarılı. İkinci bölüm fillerları birkaç bölümlük bir sürü konu yerine daha çok bölümden oluşan tek bir konu biçiminde ve ana hikayenin akışı içerisine oturtulmuş. Bu yüzden insanı o kadar rahatsız etmiyor. Hatta mangayı ve filler kavramanı bilmeyenler hiç bir farklılık hissetmeyebilirler. Naruto, aksiyon ağırlıklı olmasının yanında komedi ve dram unsurları da barındırıyor. Bu açıdan ben Naruto’nun oldukça ideal bir anime olduğunu düşünüyorum. Bolca aksiyon ve heyecan, orta karar dram ve komedi, birazcık da romantizm ile pek çok kimsenin güzel tatlar alabileceği bir tarifi var. Birinci ve ikinci kısmın bağlantıları kesinlikle bir sezon arası gibi değil. İki yıl aradan sonra karakterler daha büyümüş ve kendilerini geliştirmişlerdir. Ayrıca birinci kısımda öğrendiğimiz bazı olayların asıl yüzlerini ikinci kısımda öğreniyoruz. Diyebilirim ki daha ilk bir kaç bölümde öğrendiğimiz bir olayın iç yüzünü ikinci kısmın 140. bölümünden sonra görüyoruz.

Hikâye temel olarak arkadaşlık, fedakârlık ve pes etmeme temaları üzerine kurulu. Naruto yalnız geçirdiği çocukluk yıllarından sonra bulduğu arkadaşlarına sıkı sıkıya bağlanır, hem ateş ülkesi (ya da masum, kötülere karşı korunmaya muhtaç kişiler vb.) hem de arkadaşlarının güvenliği için her şeyini feda etmeye hazırdır ve asla pes etmez. Bu yapısıyla onu daha iyi tanımaya başlayan insanların yavaş yavaş saygısını ve sevgisini kazanmaya başlar.

Müzik

Naruto’nun arka plan müzikleri şimdiye kadar gördüğüm animeler içerisinde en iyisi. Sahnelerle tam bir uyumluluk içinde hepsi. Ağırlıklı olarak aksiyon sahnelerinin enstrümanları elektro gitar, flüt, Japon davulları, duygusal sahnelerinkiler ise flüt ve piyanodan oluşuyor. Özellikle aksiyonun patlama yapacağı bir sahneye yaklaşırken hafiften başlayan flüt,  gitar ve davullar, aksiyonun başladığı ya da doruğa çıktığı anda  iyice coşarak izleyenin heyacanını artırıyor. Birinci kısımda mükemmel olan müzikler, değişen besteci nedeniyle ikinci kısımda zayıflıyor. Gene ortalamanın üzerinde ama birinci bölümdeki müziklerin sahnelerle uyumu ve insanı havaya sokan yapısı pek bulunmuyor. Bu yüzden bazı aksiyon sahnelerinde gene birinci kısımdan parçalar kullanılıyor.

Naruto’da, uzun soluklu her anime gibi pek çok açılış (OP) ve kapanış (ED)  müziği kullanılmıştır. Japonya’da animelerin açılış ve kapanış müzikleri ya özel olarak gerçekten iyi besteciler tarafından yapılır ya da popüler şarkıcıların, grupların parçalarının kısa versiyonları kullanılır.  Japon müziğine önyargılı olmamanızı tavsiye ederim , pek çok türde gerçekten iyi grupları ve şarkıcıları var. Naruto’da pop, rock, rap gibi türlerde pek çok müzik kullanılmıştır. İlk ve ikinci kısımdan tam versiyonunu da tavsiye edeceklerim şunlar:

  • Naruto ED 1: Wind – Akeboshi
  • Naruto OP2: Haruka Kanata Kanata – Asian Kung-fu Generation
  • Naruto OP4:  Go! (Fighting Dreamers) – Flow
  • Naruto Op5: Seishun Kyousou Kyoku – Sambomaster (Naruto’nun müzikleri içinde en sevdiğim parça. Sambomaster’ın diğer parçalarına Youtube’da bakmanızı şiddetle tavsiye ederim.)
  • Naruto Shippuuden: Sign – Flow

Ben daha çok dinlediğim müzik türüne yakın olan parçaları seçtim. Diğerlerini dinlemek için ya animeyi izleyeceksiniz ya da Naruto Op veya Naruto ED şeklinde Youtube vb. sitelerde aratabilirsiniz.

Animasyon

Ben animasyon uzmanı falan değilim ama incelemelerde tamamen öznel olarak çizim tarzlarını, animasyonu ve genel olarak hoşuma gidip gitmediğini anlatacağım. Bu konuda özel bir eğitimim olmadığı için tanıtımım öznel ve seyirci odaklı olacak.  Uzun soluklu animelerde bölümler üzerinde 10’dan fazla animasyon ekibi çalışır ve bu ekiplerin de yönetmenleri farklıdır. Yani her bölümde aynı kaliteyi bulmak mümkün olmayabilir. Çok önemli bölümlerde genellikle en iyi ekipler ve yönetmenler kullanılır. Naruto’nun ilk kısmında fillerlar hariç genel olarak bölümler arası kalite farkı azdır. Karakterlerin çizimlerinde hemen anlaşılabilir farklar görülmez çünkü animasyon yeterince akıcı ve hızlıdır. Ancak fillerlarda, ara ara videoyu durdurursanız oldukça tuhaf çizilmiş karakterler ya da hareketler görebilirsiniz. İkinci kısımda bölümler arası kalite farkı çok daha belirgindi başlangıçta. Fakat bir noktadan sonra hem görüntü (1280×720) hem de animasyon kalitesi çok arttı. Böyle devam etmesini umuyoruz tabii ki…

Altyazı – Fansub Grupları

Animelerin indirilmesi ile ilgili olarak daha detaylı bir yazı hazırlayacağım ama genel olarak altyazı ve anime indirme konularına burada kısaca değinmek istiyorum. Anime hayranlarının altyazı yaptığı animeleri, eğer anime o ülkede dağıtımcı tarafından yayımlanmıyorsa ya da DVD’leri satılmıyorsa indirmek yasaldır. Yani şu an Türkiye için tüm animeleri indirmek yasal. Ancak Fansub gruplarının yaşadığı ülkelerde bir anime dağıtılmaya başlandığı zaman kimi gruplar, yasak olması nedeniyle altyazı desteğini bırakırlar Kimileri de devam eder. Ya da başka ülkelerdeki gruplar alt yazı yapmaya başlarlar, bu yüzden bir animeyi farklı grupların altyazıları ile izleme durumu özellikle uzun süren animelerde sıkça yaşanır.

Naruto’nun Fansub macerasına gelecek olursak Naruto’da da değişikliklerin olduğunu görürüz. Naruto ilk çıktığında pek çok grup altyazı hazırlamaya başladı ama söz etmeye değer iki kaliteli grup vardı: Toriyama’s World ve iki grubun birleşimi olan ANBU+AonE (Ansatsu Senjutsu Tokushu Butai & AnimeOne). Toriyama’s World çok kaliteli bir gruptu;  kendileri ikinci olarak tanıtacağım Death Note’u da çevirmeye başlamışlardı ama işlerini yarım bıraktılar ve artık hiç bir şekiğlde altyazı hazırlamıyorlar. ANBU ve AonE gerçekten kaliteli iki gruptur. Maalesef bir noktadan sonra kalitesi iyice düşen fillerlar yüzünden onlar da bıraktılar (Başka projelerde hâlâ kaliteli çeviriler sunuyorlar.). Daha sonra DB (Dattebayo) işi ele aldı. DB hızlı çevirileriyle büyük bir hayran kitlesi oluşturdu ve fillerların sonuna kadar dayanıp ikinci kısma başlayan grup oldu. Fakat 1 Ocak 2009’da oldukça uzun süredir devam eden DB de Naruto’yu bıraktı çünkü Viz Media adlı bir kuruluş Naruto’yu TV Tokyo (Naruto’nun yayıncısı) lisansı ile yayımlamaya başladı. Şu an Viz Media Japonya’da perşembeleri yayınlanan Naruto’yu aynı gün ücretli, ertesi günlerde de bedava olarak yayımlıyor ve tabii ki indirmeye izin vermiyor. Açıkçası hiç indirmeyi veya online olarak (stream) izlemeyi denemedim ve denemeyi de düşünmüyorum. Şu an için aktif iki grup bulunuyor. Biri TV Tokya’dan gelen orijinal altyazıyı kullanan Horriblesubs ve diğeri popüler Naruto sitesi Narutofan’ın forum müdavimleri arasından kurulan Taka. Kimi zaman bölümü yayımlamaları pazarı bulsa da ben DB’nin bıraktığı bölümlerden sonrası için kesinlikle Taka’yı tavsiye ediyorum. DB’den ve orijinal altyazıdan daha iyi (Evet yanlış okumadınız. Orijinal altyazı ile fansub farkına ayrı bir yazıda değineceğim.) ve görüntü kalitesi harika. Yani ikinci kısım için DB ve onun bıraktığı yerden devralan Taka’yı tavsiye ederim. Birinci kısım içinse ANBU+AonE’yi tavsiye ederim. İşin güzeli, daha sonra geri dönüp baktığımda AonE’nin Naruto’ya geri dönüp bıraktığı işi tamamladığını gördüm. O yüzden birinci kısım için de onları tavsiye ediyorum. Kullanıcı sıkıntısı yaşarsanız DB’yi de indirebilirsiniz. Ben anime indirmeleri için çok ama çok geniş bir anime emule linki arşivi olan Anidb sitesini tercih ediyorum (Linkleri bir emule programına ekleyip öyle indirmeniz gerekiyor.). Naruto’nun Anidb’deki sayfaları: NarutoNaruto Shippuuden

Biraz uzun ve detaylı bir tanıtım yazmış olabilirim ama oldukça fazla bölüm olduğu için, indirmeye başlamadan önce iyice bir fikir edinmenizi istedim. Zaten anime izliyorsanız ve henüz Naruto’yu izlememişseniz kesinlikle çok keyif alacağınızı söyleyebilirim. Anime’ye başlamak için ise gene ideal bir anime Naruto. Ben yetişkinlere yönelik animeleri denemek istiyorum diyorsanız, ikinci tanıtım yazıma beklerim. Bir “shinigami“nin (Ölüm tanrılarına verilen ad.) ölüm defterine suçluların isimlerini yazarak onları öldürmeye başlayan Light adlı çok zeki bir genci ve onu yakalamaya çalışan gene çok zeki ve gizemli bir dedektif olan L’yi anlatan Death Note’u tanıtacağım. İyi seyirler…

Paylaş

HARUKA KANATA

Share

 

İyi İş – David Lodge 12/01/2010

Filed under: Kitap — degoryan @ 20:39
Tags: , , , ,

İyi İş - David Lodge

Eşimle iki sene önce Tüyap Kitap Fuarı’nda en sevdiğimiz yayınevlerinden Ayrıntı’nın standındaydık. Ayrıntı’nın zengin yabancı yazarları arasında David Lodge’un İyi İş adlı kitabını gördük. Arka kapak yazısında şu bölümü okuduğumuzda kitabı almamız gerektiğini anladık:

“Thatcher dönemi İngilteresi’nde yaşanan kıran kırana rekabetten genel müdürlüğe kadar yükselerek çıkmış ‘başarılı’ bir erkek ile hayatını on dokuzuncu yüzyıl sanayi romanına ve kadın araştırmalarına adamış, son derece parlak bir akademik kariyeri sürdüren, feminist ve solcu bir kadının yolları kesişiyor.”

Pek çok olasılık barındıran bu çatışma hemen merakımızı uyandırdı. Kitaba başladığımda aslında paragrafta yazılı olan “başarılı erkek” ve “parlak kariyer” tanımlamalarının birer kinaye olduğunu gördüm. İş adamı Victor Wilcox evet başarılıdır, bir fabrikanın genel müdürüdür ama ne fabrika eski günlerindedir ne de piyasa. Wilcox hâlâ kariyerinin başındaki gibi çok çalışmakta ve pek çok güçlükle boğuşmaktadır. Gene de hali vakti yerindedir. Dışarıdan bakıldığında iki arabası olan, dört tuvaletli koca bir evde yaşayan, üç çocuğu ve karısıyla İngiliz rüyasını yaşayan bir adamdır. Aslında çocuklarıyla ve karısıyla ilişkisi kopuk, kendini işine adamış, tabiri caizse gri bir adamdır.

Kadın kahramanımız Robyn’in parlak üniversite kariyeri aslında sadece akademik çalışmalarından ibarettir. Üniversitelerde kalıcı bir pozisyon elde etme uğraşı içinde Cambridge hayalleri kurarken kendini daha kıyıda köşede kalmış Rummidge Üniversitesi’nde sözleşmeli öğretim görevlisi olarak İngiliz Edebiyatı bölümünde ders verirken bulur. Üniversitenin ödenek sıkıntıları yüzünden üç yıllık sözleşmesinin bitiminde kalıcı bir kadroya geçme olasılığının oldukça düşük olduğu da kendisine söylenmiştir. Araştırmalar, makaleler üniversite kadrosu için yeterli olmamakta, iş gene bütçelere, ödeneklere kalmaktadır. Bu kitabı okuduğumuz dönem, tam da eşimin üniversitede kadro beklediği, bu işlerin ne kadar zor olduğunu anladığımız bir zamandı ve Robyn’in üniversitedeki durumu ve yaşadığı zorluklarla örtüşüyordu. İngiltere üniversitelerinin de kadro, hoca kulisleri, kayırmaca ve rekabet gibi konularda Türkiye’dekilerden çok da farklı olmadığını görmek bizi şaşırtmıştı. Dünyanın her yerinde kendini akademik çalışmalara adayan, bilim yapmak isteyenlerin kadro diye tırmalamak durumunda kaldıklarını anladık. Eşim mutlu sona ulaştı, Robyn’in mücadelesinin sonu için ise kitabı okumanız gerekiyor. Tabii ki bunu söyleyecek değilim (Burada sinsi bir sırıtış var yüzümde.).

Kitap da, benim yazıya başladığım gibi önce karakterlerin tanıtılması ile başlıyor. İkisinin de geçmişlerini ve bugünkü durumlarını öğreniyoruz. Kitabın karakterlerini tanıdığımız bu giriş bölümü çok güzel bir teknik ile aktarılmış. David Lodge’un anlatımı ile zihnimizde ikiye bölünmüş bir görüntü canlanıyor. Bir yarısında Wilcox’u sabah mutsuz bir şekilde kalkıp işine giderken, diğer yarısında Robyn’i sabahın daha geç saatlerinde külüstür arabasıyla kalkıp üniversite gitmeye çalışırken görürüz. İkisi de işlerine gidene kadar sorunları, kişilikleri, ilişkileri, çevrelerindeki insanlar hakkında fikir sahibi oluyoruz. Bu iki görüntü hükümetin 1986 yılını sanayi yılı ilan etmesi nedeniyle gerçekleşecek bir üniversite projesi nedeniyle birleşir. Projenin amacı her üniversiteden bir öğretim görevlisinin, üst düzey bir yöneticinin gölgesi olup gözlemlerde bulunarak üniversiteyle sanayi arasında bir işbirliği ve anlayış geliştirmektir. Adı da Gölge Programı’dır. Aslında kulağa daha çok gizli bir derin devlet projesinin adı gibi gelse de merak etmeyin bu kitapta böyle şeyler yok.

Hikâyenin çarkları asıl olarak Robyn’in proje için fabrikaya gelmesi ile dönmeye başlar. Bu noktadan sonra David Lodge bu iki zıt karakter ile yaşamın iki önemli alanını çarpıştırıyor. Romanda eğitim ve üretim mekanizmaları birbirleriyle uyumlu değildir. Bunun temeli de kurumların pratik olarak aynı düzlemde bulunamamalarıdır. En fazla bir tür “önce ve sonra” ilişkisi mevcuttur. Önce üniversite sonra iş… İki karakter de birbirlerine karşı ön yargılıdırlar. Wilcox bu “entel” kızı fildişi kulesinden indirip ona hayatın gerçeklerini göstereceğini düşünür. Robyn ise kendisine zorla dayatılmış bu görevi mümkün olduğu kadar bu kapitalist, sığ adamla çatışmadan bitirebilmek arzusundadır. Ne de olsa görevi sadece bir gölge olmaktadır.

David Lodge, Thatcher döneminin sert ekonomik şartlarını, kurumlar ve sınıflar arası kopukluğu yer yer mizahi bir dille, karakterlerin ön yargıları ve kendi dünyalarının dışındaki şeylerden bihaber olmaları ile aktarıyor bizlere. Bu eleştiri, kurumların değişmesi ve ilerlemesi sonucuna varmaya çalışmıyor çünkü romanın merkezinde karakterler bulunuyor. Thatcher döneminin yapısı karakterleri şekillendiriyor ve bu yolla okuyucu için hikâyenin dekorunu oluşturuyor. Değişim bir fon olan kurumlar düzeyinde değil karakterlerde yaşanıyor ki tam bir değişim romanı İyi İş. Bu anlamda Lodge okuyucuya yaşayan, nefes alan karakterler sunmada çok başarılı. Karakterlerin tepkileri, duyguları, eylemleri hayatın çarkları ile değişiyor, artıyor, azalıyor, hızlanıyor, yavaşlıyor… Wilcox para, piyasa ve makine dışında da değerlerin olduğunu anlamaya başlıyor. Robyn  idealizmin var olan şartlar içinde romantik kaldığını fark ediyor. İdealist düşüncelerin gelişmesi ve bu düşünceleri savunanların değiştirmek istedikleri kurumları, işleyişleri daha yakından tanıması gerektiğini görüyor. Yalnız kaptırdım iyice,  dikkat etmezsem kitabı fazla açık etmiş olacağım. O yüzden fazla uzatmasam iyi olacak yoksa kitabı satır satır aktarırken bulabilirim kendimi. Bu da Ayrıntı Yayınlarının pek hoşuna gitmez sanırım. Neyse biraz frenlemiş oldum kendimi, devam edebilirim.

Lodge’un, romanın hâkim unsuru olan değişimi canlı karakterlerle sunması ve karakterlerin kendilerinde keşfettikleri yenilikler, gelişmeler romana dinamik bir yapı kazandırıyor. Karakterler değiştikçe olaylar yeni durumlara göre şekilleniyor. Kitap boyunca kurgu ve karakterler arasındaki bu dinamik ilişki romana harika bir akıcılık kazandırıyor. Bu yüzden kitap çok rahat okunuyor ve Lodge’un getirdiği eleştirileri, aktarmak istediği düşünceleri, kazma kürek dalarak derinlerden çıkartmaya gerek kalmıyor. Lodge’un aktarmak istedikleri akıp giden roman içinde kendiliğinden zihnimizde şekilleniyor. Tabii ki derin kazı çalışmalarıyla romanı deşersek, çözümleme amacıyla yavaş yavaş, düşüne düşüne okursak çıkartacak çok fazla şey var. Ama benim tavsiyem kendinizi Lodge’un sürükleyiciliğine bırakmanız. O size keyifli bir yolculuk tattıracaktır. Birkaç kitap tanıtım yazısı sonra Lodge’un Kierkegaard ile bir sitcom yazarını buluşturduğu “Terapi” adlı romanında buluşmak üzere…

Paylaş

Share

 

Rapidshare başında beklemeyin Mipony’ye binin 11/01/2010

Program bölümüne ufak ama kullanışlı bir programla başlayacağım. Ücretsiz bir indirme programı olan Mipony, internetteki dosya yükleme sitelerinden ağrısız sızısız indirme yapmanızı sağlıyor. Özellikle ücretli Rapishare hesabı olmayanlar için harika bir program. Mipony sayesinde Rapidshare benzeri sitelerde bekleme süresi boyunca ekrana bakıp saniyeleri saymak zorunda değilsiniz. Ya da daha bir dakika var o arada başka bir yere bakayım, dedikten sonra geri dönmeyi unutup tekrar süreyi beklemek durumunda kalmazsınız. Mipony sizin için bu süreyi bekliyor ve süre sona erdiğinde otomatik olarak indirmeye başlıyor. Fakat ücretli hesabı olmayanlar için sağladığı en önemli kolaylık bu değil. Normalde indirme sitesinden birden fazla  dosya indirmeniz gerektiğinde kendiniz yapsanız, ilk dosyayı indirdikten sonra ücretsiz indirme süresini bekleyip sonraki dosyayı başlatmanız gerekir. Mipony, programa eklediğiniz bağlantıları sizin istediğiniz sırayla indiriyor. Örneğin Rapidshare’den büyük bir dosya indirdiğinizde sonraki indirme için uzun bir süre beklemeniz gerekir. Fakat kim o süreyi bekleyecek de, hatırlayacak da ikinci dosyanın indirilmesini başlatacak?  İşte Mipony sizin için bekleme sürelerini, indirmeler arasındaki süreleri bekleyip art arda dosyaları indiriyor.

Mipony kurulumunda gelen eklentileri kurmayın.

Programın işleyişine geçmeden önce ufak bir uyarı: Program yüklenirken Mipony plugin’ini yükleme ve web tarayıcınızın açılış sayfasını Mipony ayarlama seçenekleri sunuluyor. Bunları kesinlikle kaldırmanızı öneririm.
Programın kullanımı çok basit. Mipony zaten kopyaladığınız bağlantıları / linkleri otomatik olarak alıyor. Sizin tek yapmanız geren “Seçilenleri İndir” tuşuna basmak. İsterseniz hemen yanındaki “Download selected in folder…” tuşuyla da dosyaların ineceği klasörü seçebilirsiniz.  Dosyaların bitip bitmediğini, yüzde kaçta olduğunu vb. “İndirilenler” sekmesinden takip edebilirsiniz.
Seçenekler sekmesinde eş zamanlı indirme, tamamlananların listeden silinmesi, indirme hızı gibi daha detaylı ayarlar bulunuyor ama çok da gerekli değil. Ben derim ki Mipony kurun gerisini ona bırakın. Dosyaların linklerini ekleyin, o tıkır tıkır indirsin. Bu arada kesinlikle yanlış anlaşılmasın Mipony ücretli hesap kırma, bekleme sürelerini atlama gibi şeyler için değildir. Sadece beklemeleri ve dosyaları sırayla indirme işlemini yapar.

Mipony Link ekleme

Mipony dosya indirme sitelerinin hemen hemen hepsini destekliyor:  Rapidshare, Megaupload, Hotfiles, Easy-Share, Gigasize, Mediafire, Depositefiles, Filefactory, Uploading, 4 shared vb.
Bu kadar çok siteyi desteklemesi Mipony’yi diğer indirme yöneticilerinden ayırıyor. Her site için bilmem ne downloader programı kullanmanıza gerek kalmıyor. Yani dosyaları midillinize (pony) yükleyin, o sizin yükünüzü taşısın. İyi indirmeler… Programı bu linkten indirebilirsiniz: Mipony indir

Paylaş

Share

 

Lost Vikings Trine oldu 10/01/2010

Filed under: Oyun — degoryan @ 20:27
Tags: , , , , ,

Lost Vikings

Lost Vikings, Blizzard’ın 90’larda çıkarttığı oldukça sükse yapmış bir puzzle platform oyunudur. Oyun temelde taş kağıt makas mantığına dayanır. 3 karakteri yönettiğimiz oyunun amacı her karakterin kendine has özelliklerini kullanarak bulmacaları çözüp karakterleri sağ salim bölüm sonuna ulaştırmaktı. O dönemde oldukça orijinal bir fikirdi. Bir kere bir oyunda 3 karakter yönetebiliyorduk (bir seferde bir tanesi olsa da aralarında geçiş yapabiliyorduk.). Her karakterin birbirinden farklı özellikleri vardı. Karakterlerden Erik hızlı koşabiliyor, zıplayabiliyor ve bazı duvarlara koşup boynuzlu miğferiyle yıkabiliyordu öküz misali. Olaf, kalkanıyla düşmanların attığı şeylere karşı diğerlerini koruyabiliyordu. Ya da kalkanıyla Erik’in daha yukarılara zıplayabilmesi için basamak yapıyordu. Ekibin askeri gücü Baleog’du. Kılıcıyla ve okuyla düşmanları öldürebiliyordu. Ayrıca okuyla uzaktan düğmeleri aktif hale getirebiliyordu. İşte oyun boyunca bu farklı özellikleri kullanarak kitli kapıları, engelleri ve düşmanları aşmaya çalışıp bölüm sonuna ulaşmaya çalışıyordunuz.

Frozenbyte’ın bu sene PC’ye çıkarttığı Trine, tümüyle Lost Vikings’in mantığı üzerine kurulu. Finlandiyalı oyun şirketi Lost Vikings’i alıp günümüz oyun teknolojisiyle iyice bir parlatmış. Trine’da da 3 karakteri kontrol ediyoruz. Büyücü, savaşçı ve okçu karakterleriyle oyunların olmazsa olmazı kötü güçlere karşı savaşıyoruz. Oyunun tanıtımını ilk gördüğümde bu benzerlikten dolayı aklıma hemen Lost Vikings geldi. Klasik oyunu pişirip millete sunuyorlar, diye düşündüm. Ancak oyunu oynamaya başladıktan sonra gördüm ki fikir alıntı olsa da oyun oldukça  iyi pişirilmiş.

Oyunda gene 3 karakteri kullanarak ilerlemeye çalışıyoruz ama bu sefer hepsini aynı anda göremiyoruz (Bu tek kişilik oyunda geçerli.). Sadece seçtiğimiz karakteri ekranda görebiliyoruz. Ekrandaki görünen karakteri isteğimize göre istediğimiz anda klavyeden değiştirebiliyoruz.   Bu açıdan tek başına oynandığında Lost Viking’deki gibi farklı karakterleri ekranda doğru yerlerde kullanarak bulmacaları çözme keyfini alamıyorsunuz. Çünkü sadece tek karakterin geçebileceği yerler pek bulunmuyor. Karakterler kendi özelliklerine göre rahatça ilerleyebiliyorlar. Bu konuda en zayıfı savaşçı.

Oyundan asıl tadı arkadaşlarınızla oynadığınızda alabiliyorsunuz. Makineye bağlayacağınız gamepadler ile 3 kişi oynayabilirsiniz. Ama gamepadiniz yoksa da üzülmeyin 1.04 patchi ile oyun birden fazla klavye ve fareye destek vermeye başladı. Ben çift klavye ve fareyi denedim ve gayet güzel çalıştığını gördüm. Hatta oyunu eşimle birlikte bitirdik. Üç kişi her bir karakteri alarak oynadığınızda çok daha keyifli olacaktır. Peki üç karakter dedik durduk. Bunların elinden ne gelir bir bakalım. Bunlar bizim gibi ne iş olsa yaparım ağabeyciler değiller. Ok atsa, büyü yapmıyor, büyü yapsa kılıç sallamıyorlar. Oldukça kaprisliler.

Dövüşçü: Oyuna kılıç ve kalkan ile başlıyor. Daha sonra yanan bir kılıç ve tokmak da kullanabiliyor. Tokmak ile kalkan görevini yerine getiremiyor tabii ki ama aynı anda pek çok düşmana zarar veren bir saldırı yapabiliyor. Fare ile yönünü belirlediğimiz kalkanı oklardan, tepeden düşen objelerden korunabilirsiniz. Bunlar çok da farklı değil tabii. Lost Viking’deki Olaf’dan farkı, objeleri tutup fırlatabilmesi. Fırlattıklarınızla düşmana zarar verebileceğiniz gibi arkadaşlarınızın daha yüksek yerlere ya da bir boşluğun karşı tarafına geçmesini sağlayabilirsiniz. Dövüşçü bir kutuyu, üstüne çıkan diğer karakterlerle beraber ileri fırlatabiliyor. Yani arkadaşlarınızı bir kutuya bindirip fırlatabilirsiniz. İlkel ama ucuz bir taşıma yöntemi diyebiliriz.

Hırsız, kancasını kullanarak karşıya atlıyor.

Hırsız: Oyundaki ablamız düşmanlara karşı yay kullanıyor. Hırsız karakteri oldukça hızlı koşabiliyor ve diğer karakterlerden çok daha çevik. Daha yukarı zıplayabiliyor, en önemlisi de fırlattığı kanca ile tahta yüzeylere tutunarak kendini çekebiliyor, ipin ucunda salınarak oldukça uzaklara zıplayabiliyor. Kanca büyücünün yarattığı objelere (Birazdan buna değineceğiz.) ve tahta kutulara da takılabiliyor. Bu özelliği kullanarak hırsızı, gidilmesi zor noktalara taşımak mümkün.

Büyücü: İşte her fantezi oyununda olduğu gibi en sevdiğim karaktere geldik. Oyunlardan hep büyücüyü oynamayı tercih ederim ki Trine’da da en orijinal karakter büyücü. Büyücü oyundaki objelere hükmedebiliyor ve yeni objeler yaratabiliyor. Farenizin imleci ile ekrana çizdiğiniz kutu, şerit ve üçgenler gerçek objeler dönüşüyorlar. Atlama basamağı için kutuları, boşluktan atlamak istemiyorsanız köprü olacak şekilde bir şerit ya da havada asılı duran üçgen bir platform kullanabilirsiniz. Hatta düşmanlarınızın üzerinde çizeceğiniz büyük kutular düşerek onları öldürebiliyor. Bitti mi, bitmedi. Büyücü ile oyundaki objeleri tutup ekranda istediğiniz yere taşıyabiliyorsunuz. Demin savaşçının ucuz taşıma yönteminden bahsetmiştik. Büyücü de bir kutunun üstüne çıkan karakterleri, kutuyu havada uçurarak  istenilen yere götürebilir. Bu çok daha artistik bir taşıma yöntemi. Bütün bu özellikleri sayesinde bence büyücü en kullanışlı ve eğlenceli karakter. Unutmadan, hırsız kadar olmasa da oyundaki pek çok yere rahat rahat yetecek kadar zıplayabiliyor.

Oyun boyunca topladığınız yeşil iksir kapları ile karakterleriniz level atlayabiliyor. Karakterlerinizin ok, dövüş, güç, büyü vb. özelliklerini puan vererek artırabiliyorsunuz. Bunlar oldukça basit tutulmuş, RPG oyunlardaki gibi detaylı bir karakter geliştirme değil. Ne de olsa bir platform oyunu. Öldüğünüzde oyun boyunca yanından geçeceğiniz beyaz kürelerde doğuyorsunuz. Bir karakter öldüğünde herkes son kayıt noktasına dönmüyor. Kalanlar bir beyaz kürenin yanında giderek ölen kişiyi diriltebiliyorlar.

Oyuna başladığınız andan itibaren oyunun masalsı havasına kapılıveriyorsunuz. Grafikleri gözünüzü okşuyor. Mekân tasarımları ve su, ateş, büyü efektleri tam olarak bir fantezi dünyasında olduğunuzu hissettiriyor. Günümüzde grafiklerin çok daha iyi olması şaşırtıcı değil. Peki Trine’ın Lost Viking kopyası olmaktan öteye götüren nedir, derseniz ben de fizik motoru derim. Karakterlerin mekânlarla ve objelerle olan etkileşimi çok başarılı. Özellikle büyücü karakterinde değindiğim gibi çevrenizdeki pek çok objeyi lehinize kullanabiliyorsunuz.

Büyücü köprüyü kaldırarak savaşçının karşıya geçmesini sağlıyor.

Ancak objeleri kullanmak sadece işinizi kolaylaştırıyor. Bazı nadir durumlar hariç karakterlerin standart özellikleriyle de ilerlenebiliyor. Yani Lost Viking’de olduğu gibi bir bulmaca çözme olayı pek yok. Bir kere karakterlere alıştıktan sonra burayı nasıl geçeceğim, diye pek düşünmüyorsunuz. Gene de özellikle arkadaşlarınızla oynadığınızda oldukça keyifli olabilecek bir oyun. Ben eşimle bitirdim ve epey eğlendik. Oyun biraz kısa, özellikle deneyimli platform oyuncuları oldukça hızlı bitirebilir. Yine de masalsı havası, hoş grafikleri ve birden fazla kişiyle oynayabilme özellikleriyle hoşça vakit geçirtiyor. İlk oyun tanıtım/inceleme yazımızın sonunda geldik. İlk yazı için ufak bir oyun seçtim. Daha sonra baba oyunlar gelecek. Bundan sonra her oyunda olacağı gibi oyun hakkında istediğiniz soruları (kopya, crack vb. hariç), geçmekte zorlandığınız  noktaları ya da merak ettiğiniz her şeyi sorabilirsiniz. İyi oyunlar…

Share

Paylaş

 

Laf lafı açsın, muhabbet olsun 08/01/2010

Filed under: Serbest Muhabbet Agorası — degoryan @ 20:01
Tags: , , , ,

Yeni kategorimiz serbest muhabbet bölgesi. Bu kategoride diğer alanlara girmeyecek her telden çalacak konular hakkında yazıları toplayacağım. Ayrıca katılıma yönelik çeşitli konu başlıkları ortaya atacağım ki üstüne konuşalım muhabbet edelim. Sizlerden gelen önerilerle bu alanda yeni konu başlıkları açıp bir nevi agora ortamı oluşturmak istiyorum.

Bu bölümü siz okuyucularım var edebilirsiniz. O şekilde olur. İki yazı yazınca da “siz okuyucularım” diye de hemen havaya girdim bu arada. Bir saniye, eşim sesleniyor: Ne, kalkan bir tarafımı indireyim mi? Olur hemen indireyim. Öhöm! Neyse nerede kalmıştık? Demem o ki burada muhabbet muhabbeti açsın yazışalım kaynaşalım. Daha fazla yazamayacağım. Bugün sadece bu kategoriyi açabileceğim. 4 gecedir geç yatıyorum. Bugün çılgınlar gibi uyuyacağım. Hafta sonu tüm kategorileri açmış olacağım. Herkese iyi akşamlar. Muhabbetiniz bol olsun.

Paylaş

 

Youtube Videolarını MP3’e Çevirmek 07/01/2010

Filed under: Web Siteleri — degoryan @ 21:36
Tags: , , ,

Malum Mp3 bulmak günümüzün önemli meselelerinden biri. Mp3 indirmek için yasal olmayan pek çok yol mevcut. Bilmeyen kalmamıştır heralde… O konulara burada değinmeyeceğim. Tereceyi tere satmaya gerek yok 🙂 Onun yerine yasal Mp3 indirmek için pratik bir yöntemden bahsedeceğim. Şimdilerde Youtube videolarını bir şeylere dönüştürmek, giderek yaygınlaşan bir uygulama. Youtube videolarını indirip çeşitli programlarla bunları Mp3’e çevirmek mümkün ama ben daha pratik bir yöntemden bahsedeceğim. Bunun için herhangi bir program kurmanıza gerek yok.

Zamzar adlı sitemiz internetteki veya bilgisayarımızdaki videoları istediğiniz biçime dönüştürüp size mail atıyor. Oldukça kullanışlı.  Adım adım nasıl yapılıoyr bakalım. Ben bir siteden dönüştürmeyi anlatacağım.

  • Öncelikle istediğiniz siteden bir videoyu seçip adresini kopyalıyoruz. Buradaki örnekte süper, müthiş, harika, gaz power metal parçası Mirror Mirror’ı seçtim. (Evet, Blind Guardian’ı çok seviyorum. Ne var)

  • Ardından www.zamzar.com sitesini açıyoruz. Burada “Download  Videos” sekmesini seçip “Step 1” yazan bölüme kopyaladığımız adresi yapıştırıyoruz. Ardından “Step 2” kısmından istediğimiz dosya türünü seçiyoruz. “Step 3” deki boşluğa ise şarkının gönderileceği e-posta adresini yazıyoruz. “Convert” tuşuna bastığımızda video dönüştürme işlemi başlıyor.
  • Dönüştürme işlemi bittikten sonra e-postamıza gidip Zamzar’ın gönderdiği maili açıyoruz. Büyük dosyalar hemen gelmeyebiliyor. 1-2 dakika beklemek gerekebilir. E-postamızdaki linke tıklayıp açılan sayfada “Download Now”a basarak şarkımızı indiriyoruz. Afiyet olsun.

Share

Paylaş

 

 
%d blogcu bunu beğendi: