Hafİf Kültürlü Eğlencelİk Muhabbet

Burada izlemekten, dinlemekten ve okumaktan hoşlandığım kültür-sanat ürünleri ve eğlencelik şeyleri paylaşıyorum. Filmler, albümler, dergiler, kitaplar, diziler, animeler, oyunlar vb. gibi pek çok şey hakkında tamamen öznel yorumlarımı incelemelerimi sadece yazmak istediğim için yazıyorum.

Görme Biçimleri – John Berger 05/10/2010

Görme Biçimleri - John Berger

Görme Biçimleri - John Berger

Kitap tercih etmede en büyük kusurum roman türünün dışına çıkamamamdır. Felsefe, inceleme,  araştırma, tarih türlerinden kitaplara nerdeyse hiç yanaşmam. Bu kusurumu biliyorum ama kendimi romanlardan alamıyorum. Okunacak onca roman varken araya başka türler sıkıştıramıyorum. Neyse ki üniversitedeyken eşim (O zaman daha yeni başlamıştık.) John Berger’in Görme Biçimleri adlı kitabını alarak araya sıkıştırıverdi. Kitabı bir solukta okumuş ve bayılmıştım.

Görme Biçimleri resim, sanat, reklam ve toplumda kadının durumu ile ilgili görüşlerimi zenginleştirmiş ve de roman dışındaki türlere elimi sürmemenin ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha yüzüme vurmuştu. Peki dersimi aldım mı, diye merak ediyorsanız hayır almadım; hâlâ romanlar okuma listemde ezici bir üstünlüğe sahipler. Ressam, sanat eleştirmeni ve yazar John Berger’in Görme Biçimleri kitabı BBC ile hazırlanan bir belgeselden kitaplaştırılmış. John Berger görmenin konuşmadan önce gelmesinden yola çıkarak nesnelerin (alelade objelerden sanat eserlerine kadar) görüşümüzü etkilemesini ve görüşümüzün nesneleri nasıl etkilediği irdeliyor. Nesne ve görüş arasındaki ilişkiyi çeşitli başlıklarla ele alarak okuyucuya yavaş ama açık bir şekilde aktarıyor.

Görme Biçimleri acele etmeden, okuyucuyu bilgi ve kavram bombardımanına tutmadan görsel objelerin, görsel sanat eserleri ile insan, kadın, sanayi, reklam, tüketim gibi konuların ilişkisini anlatıyor. En güzel yanı bu anlatımın ders verme, ders çıkarma şeklinde olmaması. Her ne kadar Görme Biçimleri bir belgeselden kitaplaştırılsa da klasik belgeseller gibi salt bilgi aktarımına dayanmıyor. Görme Biçimleri okuyucuya “x” resminin yorumu “y” dir, biçiminde bir hap da yutturmuyor. Resimlerin, imajların nasıl yorumlanabileceği; yaratıcıları, izleyicileri ve kavramlarla olan ilişkilerinden örneklemeler yaparak okuyucuda görsel öğelere, sanata karşı yeni bir bilinç oluşturuyor.  Bu bilinç insanda sanat eserine bakıp güzelliğinden etkilenmenin ötesinde sanatçıyı ve eserini anlamlandırma dürtüsü doğuruyor.  Yani Görme Biçimleri sadece kitapta sözü edilen resim ve imajlara dair görüşünüzü değil, sonrasında karşınıza çıkacak objelerle ve imgelerle kuracağınız  ilişkiyi de etkiliyor.

Görme Biçimleri okuyucuda bir bilinç oluştururken insanlığın görsel sanatla olan ilişkisini, sosyolojik, ekonomik ve psikolojik bağlamda irdeliyor. Kitabın okuyucuya sunduğu doğrudan anlatım bu sorgulama çerçevesinde ilerliyor. Resme karşı kazanacağınız bilinç ise kitaptaki bilgi ve sorgulamalar sonrası, kitabı bitirdikten sonra arta kalan kazanım oluyor.

Görsel sanat – insan ilişkisi sistemli bir şekilde aktarılıyor. Resmin insan, yazı, obje, kapitalizm, kadın ve reklam ile olan ilişkisi bir zincirin halkaları gibi birbirlerine bağlanarak inceleniyor. Özellikle kitabın geneline hâkim olan insanın sahiplenme dürtüsü, reklam, kadın, çıplaklık ve kapitalizm ilişkisi, resimle bağlantılı olarak oldukça başarılı ve anlaşılır argümanlarla ortaya konuluyor.

Görme Biçimleri’ni okuyan “herkes” imgelere dair zengin bir bakış açısı kazanabilirken, “kadınlar” ve “erkekler”, kadının toplumdaki yeri ve nasıl bir obje haline getirildiği ile ilgili ayrı ayrı dersler çıkartabilir. Kadın bedeninin reklamlarda kullanılması artık kanıksanmış bir olgu ve kasıtlı kullanımı gördüğümüzde rahatlıkla tanıyoruz. Ancak Görme Biçimleri, binlerce yıl boyunca erkeklerin kadın bedeni üzerinde kurduğu hâkimiyet olgusunun ve kadının kendisine ait olması gerekirken artık erkeğe ait olan kadın çıplaklığının kullanımının; “Erkekler güzel kadınlara bakmayı sever.” cümlesinden daha derin ve sosyolojik bir konu olduğunu ortaya konuyor.

John Berger’ın mal sahibi olma ve kadının konumu ile ortaya koydukları eninde sonunda reklama bağlanıyor ve reklamların tablolarla olan ilişkisi anlatılıyor. Berger’in reklamları sanat eseri  yerine koyduğunu zannetmeyin; benzerlikler olsa da reklamın insanda uyandırdığı duygular sanat eserlerinden oldukça farklı. John Berger görsel obje olarak nicelik bakımından sanat eserlerinin önüne geçen reklamın bu benzerlik ve farklılıklarını yararlandığı kaynaklar doğrultusunda anlatıyor. Kitap boyunca objelerin, izleyicilerin tablolarla olan ilişkisini anlattıktan sonra bu sefer reklamın bu ilişkiyi nasıl kendi amaçlarına uygun olacak şekilde değiştirerek kullandığını açıklıyor. Kitapta örnek olarak verilen reklamlar, eski de olsalar, günümüz reklamlarının beslendiği kaynakları anlatıyor ve temele inildiğinde aslında pek de bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Görmek… Kitap bittiğinde yazı boyunca bahsettiğim bu ilişkiler ağına dair okuduklarınızın sizi aydınlattığını, görüşünüzün zenginleştiğini hissediyorsunuz ki bu da insanı tatmin ediyor. Biliyorsunuz ki artık tablolara, reklamlara ve imge olarak kadınlara aynı gözle bakmayacaksınız. Metis yayınlarından çıkan Görme Biçimleri’ni okuyarak resimlere dair farklı açıları arama refleksinizi geliştirmeniz dileğiyle…

 

Yazarların İlginç Yönleri 14/09/2010

Büyük Yazarların Gizli Hayatları

Büyük Yazarların Gizli Hayatları

NTV’nin sitesinde Büyük Yazarların Gizli Hayatları adlı bir kitabın tanıtımını gördüm. Bir de Lord Byron kaç kadın ve erkekle yattı, diye merak uyandıran bir başlık atmışlar ki yazıya bakmadan edemedim. Domingo Yayınları’ndan çıkan “Büyük Yazarların Gizli Hayatları”nde Robert Schnakenberg, kitabın adından da anlaşıldığı gibi okuduğumuz, sevdiğimiz pek çok büyük yazarın tuhaf yönlerini, sırların derlemiş. İlk görüşte kapağıyla, insanda merak uyandıran başlıklarıyla kitap oldukça ilgi çekici duruyordu ama sonra “yazarların gizli hayatları” adı aklıma takıldı.

Yazarların hayatları, kişilikleri özellikle edebiyat tarihçileri, kuramcıları ve eleştirmenleri için önemli bir alan. Bir yazarın eserlerinin anlaşılması, tahlil edilmesi için yazarın yaşamını ve karakterini de iyi anlamak gerekir. Ancak okuyucular için yazarın hayatını ya da bu kitapta olduğu gibi tuhaf yanlarını bilmeye gerçekten gerek var mı? Tamam ünlü kişiler hakkındaki ilginç ve tuhaf bilgiler insanda merak uyandırıyor; özellikle yazarların farklı yönlerini öğrendikçe kitaplarına başka bir gözle yaklaşabiliriz. Ancak yazarlar  kitaplarında özel bir dünya yaratıyor ve bana öyle geliyor ki yazar hakkında öğrendiklerimiz kitabın büyüsünü bozuyor. Kitap okurken aslında kendimizi yazarın ellerine bırakıyoruz, o bizi gezdiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor vb. (Buraya kitapların ne gibi yararları olduğuna dair bir sürü klişe fiil ekleyebilirsiniz.). Yazar hakkında bir şeyler öğrendikçe sanki kitaptan uzaklaşıyoruz; yazar kitapla aramıza girmeye başlıyor. En azından ben ara sıra kitabı yazarla beraber okuyormuş gibi hissediyorum. Tersi de olabilir tabii ki, bir aydınlanma yaşayıp yazarı daha iyi anlayarak kitaplardan çok daha fazla keyif alınabilir.

Kitabın tanıtımının insanda büyük bir merak uyandırdığı inkâr edilemez ama bir magazin havası da var sanki.  Kitap, dünyanın en gereksiz yazın alanı olan magazini (bence) entelektüellere uyarlamak amacıyla oluşturulmuş gibi… Tabii okumadan bilemeyiz ama kapağı ve flaş başlıkları ile öyle bir hava oluşturulmuş. Lord Byron hangi barda kiminle basıldı! Flaş flaş flaş!  Şaka bir yana yazarların garipliklerini merak ediyorsanız hemen bir kitapçıya gidip merakınızı giderebilirsiniz. Kitap güzelse incelemesini yazıp yollarsınız artık. Ben okuyup okumamaya henüz karar vermedim; açıkçası en sevdiğim yazarlardan Hemingway’in ne haltlar karıştırdığını bilmek istediğimden emin değilim. O yüzden yakındaki kitap fuarını bekleyeceğim.

 

Yenilikler… 31/07/2010

Filed under: Haber — degoryan @ 09:07

Uzun süredir Hafif Kültürlü Eğlencelik Muhabbet’e yazmıyordum. Bir süre kendime tatil verdim (Yaz rehaveti ve beraberindeki üşengeçliği de diyebiliriz.). Hafif Kültürlü Eğlencelik Muhabbet’e Nodame Cantabile adlı animenin tanıtımı ve yepisyeni “Haberler” bölümüyle dönüş yaptım. Müzik severler Nodame incelemesini kaçırmasınlar. Haberler bölümünde ise sitedeki konular doğrultusunda (kitap, anime, oyun, program, film, dizi) ilginç bulduğum ve paylaşmak istediğim haberleri sizlerle paylaşacağım. Umut ediyorum ki bu bölüm yazılara göre çok daha sık güncellenecek. Ayrıca Facebook’da Hafif Kültürlü Eğlencelik Muhabbet için bir sayfa açtım. Sayfaya buradan ulaşabilirsiniz:

http://www.facebook.com/pages/Hafif-Kulturlu-Eglencelik-Muhabbet/140299289324803?v=wall

Bu sayfayı beğendiniz taktirde yeni yazıları duvarınızda görebileceksiniz ki bu da takip etmenizi kolaylaştıracak. Şimdiye kadar ki tüm yazıları busayfaya ekledim bundan sonrada yazıları bu sayfada paylaşacağım.

Hafif Kültürlü Eğlencelik Muhabbet’teki yenilikler bu kadar ama eşimle bir de yeni site duyurumuz var. Resimli Seyir Defteri adlı yeni sitemizde okuduğumuz kitaplardan, filmlerden alıntıları, güzel resimlerle beraber sizlerlerle paylaşacağız:

http://www.resimliseyirdefteri.com/

Basit ama hoş bir site olacağını düşünüyoruz; şu an bazı eksiklikleri var ama zamanla halledeceğiz. Resimli Seyir Defteri’nin de Facebook’da bir sayfası bulunuyor:

http://www.facebook.com/pages/Resimli-Seyir-Defteri/129010043809193?v=wall&ref=sgm

Takip etmek isterseniz bu Facebook sayfasını beğenmeniz yeterli. Resimli Seyir Defteri’ni Twitter’da takip etmek siterseniz Twitter’da ResimliSDefteri’ni aratıp takip edebilirsiniz.

 

Nodame Cantabile 28/07/2010

Nodame Cantabile

Nodame Cantabile

Anime ile Naruto sayesinde tanıştıktan sonra başka nasıl animeler var, diyerek araştırmaya başladım. Animelerin konularına, çeşitli sitelerden aldıkları puanlara, izleyenlerin yorumlarına bakıp bir ön eleme yapıyordum. Daha sonra 2-3 bölüm indirip sezon ya da sezonların kalan bölümlerini izleyip izlemeyeceğime karar veriyordum. Naruto’dan sonra yaptığım bu araştırmalar hem anime bilgime büyük katkı yaptı hem de bana hitap edecek türde animeleri nasıl bulacağımı öğrenmemi sağladı. Naruto’nun akabinde indirip izlemeye karar verdiğim iki anime bulunuyordu. Bunlardan Death NoTe’u tanıttım şimdi sıra Nodame Cantabile’ye geldi.

Nodame klasik müzik çalışan konservatuar öğrencileri hakkında müzikle iç içe, sevimli, komik, eğlenceli bir anime. Nodame Cantabile’nin hikayesi seyircinin heyecanını zirveye taşıyan düğümlere, dönüm noktalarına sahip değil ama Nodame ve Chiaki adlı iki gencin müzik tutkularını akıcı ve rahat bir anlatımla sunuyor.  Karakterlerin müzikle olan ilişkilerini, hayatlarındaki değişmeleri anlatan Nodame Cantabile, biraz komedi ve biraz da romantizmle keyifli bir seyir sunuyor.

Karakterler

Karakterler Nodame Cantabile’nin en iyi olduğu yanı. Tüm karakterler kendini sevdirmeyi başarıyor. Özellikle Nodame karakteri doğal, neşeli, komik ,dağınık ve çocuksu haliyle insanı eğlendiriyor. Nodame’nin müzikle olan ilişkisi de diğer karakterlerden oldukça farklıdır. Hırslı değildir, piyanoyu tümüyle hissederek çalar. Ancak kendini fazla kaptırdığı için çalış tekniği dengesizdir. Gene de doğal yeteneği ve çarlarken dinleyicide uyandırdığı duygularla dikkat çeker.

Nodame Cantabile’nin diğer önemli karakteri ise Chiaki’dir. Chiaki piyano ve kemanı çok iyi çalmakla beraber mükemmel bir müzik kulağına sahiptir ve bir virtüöz değil orkestra şefi olmak istemektedir. Chiaki Nodame’nin aksine soğuk (cool da diyebiliriz), kendinden emin, titiz, mükemmeliyetçi  ve çoğunlukla da ukaladır.

Nodame ve Chiaki ikilisinin müzikle dolu hayatları kesişir ve gelişen ilişkileri hem kendilerini hem de hayatlarını değiştirir. Nodame daha ilk bölümlerden Chiaki’ye olan aşkını dile getirir ama Chiaki burnundan kıl aldırmaz. İkisi arasındaki dostlukla aşk arasında gidip gelen ilişki kimi zaman romantik kimi zaman da oldukça komik sahnelerin oluşmasını sağlıyor.

Nodame ve Chiaki’nin etrafında tabii ki müzikle ilgili pek çok karakter var ve her birinin müzikle ilgili tutkuları, sorunları vb. farklı. Kimisi alanında en iyi olmaya çalışırken, kimisi de bursunu devam ettirebilmek için müzik yarışması kazanmaya çalışıyor.

Müzik

Nodame’nin açılış ve kapanış parçalarından çok her bölümde klasik müziğin nasıl kullanıldığı üzerinde durmak gerekir.  Nodame Cantabile’de müzik tutkusu, müziğin insanda uyandırdığı duygular seyirciye çok güzel aktarılıyor. Karakterlerin çaldıkları eserler, dinledikleri konserler karşısındaki duyguları, karakterin içses aracılığı ile seyirciyle paylaşılıyor. Nodame’yi izlerken siz de müziğin etkisine kapılıyorsunuz. Klasik müzik severler zaten Nodame’ye bayılacaklardır. Klasik müzikle haşır neşirliği olmayanlar da Nodame’yi izlerken klasik müziğin etkileyiciliğini, insanda uyandırdığı duyguları hissedeceklerdir.

Animasyon

Nodame’nin animasyonu ve çizimleri çok başarılı ve istikrarlı. Bölümlerin çeşitli animasyon ekipleri tarafından yapılan Naruto’nun değişken stilinin aksine Nodame üç sezonda da kalitesinden ve tarzından ödün vermiyor hatta daha da iyiye gidiyor. Özellikle 2. ve 3. sezonda karakterler bir müzik aleti çalarken ellerini gösteren yakın plan sahneler çok başarılı. Esprili sahneler de, hem sevimli hem de komik yüz ifadeleri, ek yazılar ve vücut hareketleriyle desteleniyor.

Altyazı – Fansub Grupları

Nodame’nin ilk sezonunu dört farklı fansub grubundan takip ettim çünkü iyi olduğunu bildiğim gruplar oldukça yavaş ilerliyordu. C1, Frozen-Bite, Hard Gay Fansubs ve A-Keep fansub grupları içinde Frozen-Byte’ın çeviri kalitesi en iyisidir. Ancak A-Keep’in de görüntü kalitesi daha güzel. Yanlış anlaşılmasın A-Keep başarılı bir gruptur ve çevirisi de iyidir. Sadece Frozen Byte’ın cümleleri, ifadeleri daha akıcı ve güzel. Hem kaliteli bir çeviri hem de daha yüksek çözünürlükte bir görüntü derseniz A-Keep’i tercih edebilirsiniz.

İkinci sezon Nodame Cantabile Pasir- Hen’de ise tartışmasız Keep-ANBU fansubs en iyisi. ANBU fansubs zaten kendini ispatlamış kaliteli bir gruptur. A-Keep ile ortaklaşa çevirileri gayet başarılı.

Son sezon olan Nodame Finale’de fazla seçenek bulunmuyor. Frostii’nin çevirisi ve sunduğu görüntü kaliteli. MDAN ve Rakuen grupları da mevcut ama bunları denemedim.

Keyifli, izlerken insanı rahatlatan,  gülümseten bir anime için Nodame Cantabile’den daha iyisini bulmanız biraz zor. Nodame, anime veritabanı sitesi Anidb’de de tüm anime türleri içinde en çok oy alan ve en yüksek puana sahip animelerden biri. Hani kimi kitapların bitmesini istemezsiniz ya; Nodame Cantabile de öyle bir anime.

 

Film Festivalinden Notlar – Şeylerin Boktanlığı (De helaasheid der dingen) 03/05/2010

Gunther'in Babası - Şeylerin Boktanlığı

Festival’de izlediğimiz son film olan Şeylerin Boktanlığı ergenlik çağındaki bir çocuğun babası ve üç amcası ile olan dengesiz ve zorlu büyüme macerasını anlatıyor.

Gunther Strobbe’nin büyümeye çalışmasını, babası ve amcalarıyla olan ilişkisini yazar olmaya çalışan günümüzdeki Gunther’in kaleminden dökülenler aracılığıyla izliyoruz. Gunther, aile ve birey olma arasında sıkışmış, yaşıtlarından oldukça farklı bir ortamda büyümeye çalışmaktadır. Babası, üç amcası ve babaannesi ile yaşayan Gunther, büyüyememiş koca oğlanların arasında kalmıştır. Babası ve amcaları tabiri caizse bir baltaya sap olamamışlardır ve sürekli içki içip zarar ziyan vermekten başka pek bir şey yaptıkları yoktur. Kötü insanlar değillerdir hatta aile bağları ve sevgileri çok kuvvetlidir ama sorumsuzdurlar ve sürekli eğlenmeye çalışırlar. Babaannesi evi çekip çevirmeye çalışsa da üç koca oğlanla (cüsse olarak da koca) baş etmesi mümkün değildir. Gunther’in babası sürekli kendisini terk eden karısını unutamayarak içmekte ve hasbelkader postacılık yapmaktadır. Amcaları da içip, kumar oynayıp çocuk gibi birbirleriyle rekabet etmektedirler. Gunther’in bir çocuk olarak gereksinimlerinin karşılanmasına ihtiyacı vardır ama daha çok bir bar arkadaşı gibi davranılır kendisine. Yani Strobbe ailesinin yaşamında pek çok şey hakikaten boktandır.

Gunther aile kavramı ile kendi ihtiyaçları arasında kalmıştır. Yazmak, arkadaş edinmek ve bir miktar derslerine çalışabilmek için daha sakin bir ortama ve daha usturuplu bir aileye ihtiyacı vardır. Gunther’in karmaşık ve dengesiz bir ortamda büyüme çabası, kararsızlıkları, tepkileri gerçekçi ve güzel bir şekilde anlatılmış.

Gunther ailesiyle ilgili hatıralarını kağıda dökerken mutlulukları, üzüntüleri, hayal kırıklılıklarını bir arada hatırlamaktadır. Ailesiyle olan ilişkileri de hep bu şekilde inişli çıkışlıdır zaten. Kimi zaman eğlenceli, kimi zaman yıldırıcı… Gunther, ailesindeki birliktelik duygusu; babasına olan sevgisi ile kızgınlık, hayal kırıklığı arasında gidip gelmektedir.

Gunther’in kaleminden dinlediğimiz öykü geçmişe dönüşlerle aktarılıyor. Günümüzdeki Gunther de baba olmak üzeredir ama o da henüz hayatını bir düzene sokamamıştır. Babası ve amcaları gibi olmaktan korkmaktadır ama onlar gibi olma yolunda da hızla ilerlemektedir. Gunther nesilden nesile aktarılan sorunlu baba-oğul ilişkinin içinde sıkışıp kalmıştır. Hem babası gibi olmak istememektedir hem de çocuk yetiştirme fikrinden ölesiye korkmaktadır. Şeylerin Boktanlığı bu sağlıksız baba-oğul ilişkisinin iki tarafında da bulunan Gunther’in geçmişi hatırlayışını ve hayatını düzene koymaya çalışmasını oldukça insancıl bir şekilde aktarıyor. Kimseyi yargılamıyor, sadece yaşananları ve bu yaşananlarının bıraktığı izleri, duyguları ve bunların geleceğe yansımasını gösteriyor.

Şeylerin Boktanlığı samimi anlatımı ile harika bir oyunculuğun sergilendiği çok güzel bir film. Festivalde izlediğimiz son film olarak bizim için güzel bir kapanış oldu. Karakterler, kurgu, hikayenin akışı, hepsi gayet başarılı bu nedenle söylenecek pek bir şey yok aslında. O yüzden eşimle büyük keyif aldığımız 29. İstanbul Film Festivali’nden aktardığım bu son filmin cevap bulmaya çalıştığı sorularla yazıyı bitiriyorum.

Gunther anılarına sığınıp onları kağıda dökerek bu döngüyü kırabilecek midir? Oğlunun ihtiyacı olacağı baba olabilecek mi? Kendisine bu soruları soran Gunther hepimizin sorması gerektiği doğru soruyu buluyor sonunda: Gerçekte nasıl biri olmak istiyorum?

 

Film Festivalinden Notlar – Tanrının Gittiği Gün (Le jour où Dieu est parti en voyage)

Ruth Nirere - Tanrının Gittiği Gün

Ruth Nirere - Tanrının Gittiği Gün

Philippe Van Leeuw’un yazıp yönettiği Tanrının Gittiği Gün, Ruanda’da gerçekleşen soykırım ve şiddeti anlatıyor. 1994 yılında Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki politik ve etnik gerilim Ruanda’yı iç savaşa sürükledi ve Hutuların elinde olan hükümet ve Ruanda ordusu organize bir şekilde Tutsi kabilesine soykırım uyguladı.  Tutsi kabilesinden her yaşta kadın ve kıza tecavüz edildi. Resmi rakamlara göre 500.000, tahminlere göre 500.000- 1.000.000 kişi hayatını kaybetti.

Ruanda’daki olayları herhangi bir senaryo olmadan rastgele gösterseniz dahi izleyiciyi etkileyip sarsabilirsiniz. Ancak Tanrının Gittiği Gün’de hiçbir şiddet sahnesi bulunmuyor. Yaşanan vahşetin kendisi değil, insanda uyandırdığı dehşet, korku, yalnızlık ve acı anlatılıyor.

Tanrının Gittiği Gün’ün başkarakteri Ruth Nirere beyaz bir ailenin yanında çalışmaktadır. Olayların başlaması ile beyaz aile BM koruması ile evden kaçar. Ancak Ruth, Tutsi kabilesinden olduğu için dışarı adım atar atmaz öldürülme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden evin tavan arasına saklanır. Evin yağmalanması bitene kadar orada kalır ve bu süre içinde dışarıdaki katliamın seslerini dinlemek zorunda kalır. Böylece Ruth’un film boyunca süren korkusu, yalnızlığı, şiddete tanık oluşu ve saklanma çabası başlar.

Saklanan, kaçan, hayata tutunmaya çalışan Ruth, her yerde neler olup bittiğini, tecavüzleri, cinayetleri, katliamın izlerini görecek, duyacak ve yarattığı acıyı birinci elden hissedecektir.

Tanrının Gittiği Gün Ruth’un acı, korku ve şok içindeki ruh halini göstererek dolaylı bir anlatımla şiddetin kendisinden daha az işlenen bir yönünü gösteriyor. Şiddetin kendisi kadar korkunçluğunu, insanı nasıl aciz bıraktığını anlatıyor. Ruanda’daki tüm şiddet Ruth’un etrafını sarmıştır ve korku, acı onu da yıkacaktır.

Tanrının Gittiği Gün şiddetin aktarımı olarak farklı bir anlatım tutturuyor ama bu anlatım tarzı Ruanda’daki acıyı tam olarak yansıtmıyor. Bir insan olarak izleyiciyi geçeklerle daha çok yüz yüze getirebilirdi .Gene de tarihte yerini alan bu korkunç olaya dair izleyebileceğiniz farklı bir film.

 

Festivalden Notlar – Julie & Julia 21/04/2010

Julia & Julie

Julia & Julie

Julie & Julia hayatlarında bir hedef arayan ve bu hedefi ortak zevkleri olan yemek dünyasında bulan iki kadının gerçek öyküsünü anlatıyor. Filmdeki Julie ile de benim bir ortak noktam var ama ona sonra değineceğim.

Julia, ataşe olan kocasıyla 1949’da Paris’e geldiğinde çok mutlu olur. Paris kültür ve güzel yemeklerle dolu büyülü bir yerdir. Ancak Paris’in güzelliği bir süre sonra Julia’yı doyurmamaya başlar. Bir şeyler yapmaya ihtiyacı vardır. Çeşitli alanlarda birkaç başarısız kurs girişiminden sonra Julia, ciddi bir yemek kursuna kaydolur ve böylece Julia’nın yemek macerası başlar. Yemek yapmakta giderek ustalaşan Julia, arkadaşlarıyla beraber yemek kültürü olmayan Amerikalılar için bir Fransız yemekleri kitabı yazmaya başlar.

Julia ile Julie’yi birleştiren de bu yemek kitabı olur. Julie 2002’de 11 Eylül’de yakınlarını kaybedenlere yardımcı olduğu, duygusal olarak yıpratıcı bir işte çalışmaktadır. Yazar olma hayalini gerçekleştiremediği için hayatının tıkandığını hissetmektedir. Bir şeyler yapmak, üretmek isteğiyle Julie’nin aklına bir blog fikri gelir. Julia’nın Fransız yemeği kitabındaki beş yüz küsur tarifi 1 yıl içinde yapacak ve gastronomik macerasını blogunda paylaşacaktır. Julie yemek blogu ile hayatına yeni bir tat katar. Hem sevdiği bir şeyi yapıyor hem de bu sevdiği şey üzerine yazıyordur.

Blog ilginç bir şey. Dijital verilerden oluşsa da kimi zaman yazılarınızı yazdığınız o müsveddelerden daha gerçek geliyor. Blog, internet mucizesi sayesinde tüm dünyaya açık bir alan. Bu yüzden bloga yazarken daha farklı hissediyorsunuz. Kimse okumasa da yazmayı sevdiğim için yazıyorum (yalan değil), diyorsunuz ama acaba birileri okur mu, okursa nasıl bulur, diye de düşünmeden edemiyorsunuz. Nitekim Julie de bir süre sonra blogunun okunup okunmadığını merak etmeye başlıyor. Julie’nin okuyucuları yavaş yavaş artarken yaşadığı heyecan ve onlarla kurduğu bağ ile okuyucu kitlesinin verdiği sarhoşluk (kimi zaman zararlı) güzel anlatılmış. Julie, Julia sayesinde kendini yeniden keşfediyor ve kendiyle barışıyor.

Julie ve Julia anlatımı sade, izlemesi keyifli bir biyografi filmi. Julie’nin blog hikâyesi, Julia’nın neşeli kişiliği ve Meryl Streep’in harika oyunuyla zenginleştirilmiş bu filmi kaçırmayın.

 

 
%d blogcu bunu beğendi: